19 Temmuz 2010 Pazartesi

Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (4)

Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (4)

Edebiyat tabuların yaşatıldığı bir alan değildir. Yerinde duran, aynı vakaya aynı mesafeden dahası aynı gözlerle bakan yazarlar edebiyatı tabulaştırırlar. Tabu kalıbına alınan bir kalem kendi sansürünü kendisi uygulamaktadır. Dolayısıyla edebiyat tabuların yıkılması, sınırların zorlanması gereken bir alan olması gerekirden kendi yasaklarının kendisi uygulayan ve bunun farkında olmayan savunucuların faaliyet alanı olup çıkar. Düşünce yapısı ne olursa olsun kendi sınırlarını zorlamayan genel bir ifadeyle asi olmayan bir kalem umumiyetin verdiği sıradanlığa düşecektir.


Bu kendi sansürünün kendi uygulayan düşünce daha çok toplumsal değerleri olması gereken yerden daha yukarıda tutan muhafazakar kesimin yetiştirdiği, barındırdığı, beslediği ve koruduğu kalemlerdir. Bu sebeple muhafazakar kesimden çok başarılı ve dünyaca bilinen edebiyatçılar, şairler hatta eleştirmenler çıkmamıştır. Bu kesim edebiyatı tabulaştırmakla kalmamış, tabuları edebiyata sokarak kısır bir döngü oluşturmuşlardır.


Edebiyatçı başka düşünceleri okumadığı sürece tabulaşmak ve tabular arasından sıradanlaşmaktan kurtulamayacaktır.

Edebiyat bu değildir dediğim bir başka durumda yazar- eleştirmen ilişkisinin edebiyat sınırları dışına çıkarak ahbap-çavuş ya da dana doğru ifadeyle belli düşüncenin belli eleştirmen ye yazarlar yetiştirmesi gibi bir çıkmaza sokularak yazarın eleştirmeni hoş tutacak şeyler yazması, eleştirmenin yazarı alkışlaması boyutuna getirilmesi. Edebiyat bu da değildir.

Hepimizin diline düşen ve alıştığımız ve böyle bir felaketin farkında olmadığımızı bir durumdur bu. Bir eleştirmenden bahsederken ,şiir eleştirmeni, roman eleştirmeni değil de falan kesimin eleştirmenlerinden diye başlayan cümleler kuruyoruz. Bu düzlemde edebiyatı var etmeye çalışıyor olmak boşuna bir gayret olacağını düşünüyorum.


Kısaca toparlayacak olursak edebiyat tabuların yaşatıldığı, yazının tabulaştırıldığı bir alan almadığı gibi, yazar eleştirmen ilişkisinin ahbap-öavuş ilişkisiyle ifade edildiği bir alanda değildir.


Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (4) (-22.07.2008)

Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (3)

Edebiyat Ne Değildir? (3) E-Posta
Yazar Bekir K. Ahıskalı
29 01 2009
Edebiyat toplumdan ve sosyal yaşamdan soyutlanamaz. İçeriği kainat olsa da uygulayanı ve uygulama alanı beşerin kendisi olması münasebetiyle yazım alanı ve paylaşım alanı insan olmak zorundadır. Hiçbir eser yoktur ki yazarı kim olursa olsun diğer bir beşer tarafından okunmadan paylaşılmadan kategorize edilsin yahut diğer yazılı eserler arasında bir yere oturtulsun. Dolayısıyla konusu ağaçlar, böcekler, kuşlar, insanlar, sema, kainat, ahiret her ne olursa olsun edebiyat bir insanın bakış açısını diğer bir insanla paylaşımından ibarettir. Burada dikkat edilmesi gereken şudur Çarlık Rusya’sının ve hemen akabinde Sosyalist Sovyetler Birliği’nin yaptığı gibi 1800 lü yıllardan başlayıp 1990 lara kadar süren o talihsiz sansür ve tek tip yazın eserleri meydana getirme çabası içine girmeden, yine diğer bir gözle bakacak olursak günümüz Amerika’sının görsel sanatlar, edebiyat ve sosyal yaşamda uygulamaya çalıştığı gibi maddeyi ön plana çıkaran bir yaşam şeklini edebiyatın her alanına nüfuz ettirerek klasik insan prototipleri oluştur şeklinde olmamalıdır. Günümüz İslam dünyası aynı hata içerisindedir. Değişim ve gelişmelere kapalı kalınarak günümüze uyarlanmayan bakış açısı yaşamı kördüğüm etmekten başka bir işe yaramaz. Edebiyat bu değildir.

Yine her ferdin bir düşünce yapısı olmakla beraber ve yine kendi bilgi dağarcığı çerçevesinde aydınlatıcı vazife yapmakla beraber doğruyu tek bir kalıba sokmak (sosyalist, emperyalist, fundamantalist vs.) doğru değildir.

Edebiyat ve yaşam başkalarının yaşam ve yazınına saygıyı gerektirir. Bu noktadan baktığımızda kendimize şunu sorabiliriz. Yaşam tüm renk ve düşünceleriyle bir var olma ve güzellikleri gelecek nesillere taşıyarak mutlu olmak biçimiyse edebiyatçı bu yarışın neresinde olmalıdır?

Edebiyatçı yaşam yarışında (iyiyi veya kötüyü yazıyor olabilir) ancak ve ancak iki yerde bulunabilir. Birincisi bu yarışın masa hakemidir. Tarafsız bir gözle bakıp adil olmalıdır. Bizler masa hakemlerini daha çok şampiyonu ilan eden kişiler olarak biliriz oysa aynı masa hakemi en kötüyü ilan eden kişidir. Edebiyatçı en iyiyi ve en kötüyüz yazmakla yetinmelidir. Bu toplumsal uzlaşının en temel değer öğesidir. Edebiyatçı sahaya inip yarışmacıyı cezalandıran makam olmamalıdır. Edebiyat kötüyü cezalandıran makam da değildir.

Burada şu denilebilir o zaman edebiyat ve dolayısıyla edebiyatçı toplumsal yarışın temposuna ayak uydurmak zorunda mıdır? İşte bu edebiyatçı ancak ve ancak iki noktada bulunabilir dediğimiz fikrin ikinci maddesi olarak devreye girmelidir. Nedir bu ikinci madde; Bu ikinci madde şudur edebiyat ve edebiyatçı bir yarışmada diğer bir tarafsız kişi olaraktan tavşan kız olarak sahaya inebilir ve en iyiye koşma adına yarışın temposunu ayarlayabilir. Bu edebiyatçıyı tarafsız ve bir ödüle koşmayan yapacaktır.

Edebiyat ve edebiyatçı bir yarışın mücadele edeni değil hakemi veya tavşan kızı görevini üstlenebilir. Edebiyat yarışmacının kendisi değildir.



(Bu konuya devam edeceğim)


Bekir K.Ahıskalı
Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (3)(Trabzon-11.07.2008)

Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (2)

Edebiyat Ne Değildir? (2)

Yazar Bekir K. Ahıskalı
28 01 2009

Edebiyat yalnız nesir, yalnız şiir de değildir. Edebiyat geleneğin kendisine yeni güzellikler katarak en güzeli var etme savaşıdır. Bu varoluş mücadelesini verirken edibe düşen şey kendi dil ve üslubunda işaret etmektir. Edebiyat ister yönetimsel cebrin müdahalesi olsun, isterse ferdi otoritenin hezeyansal muamelatı olsun ikisine de baş eğmemelidir. Dayatmaların soğuk ve sevimsiz yüzene çarpan hiçbir sevgi sözcüğünün kalplerde ma’kes bulacağını düşünemeyiz.

“Benim gibi bakmayan yanılır”, “benim gördüğüm gibi görmeyenler sanat yapmıyorlar” gibi tutum ve davranışlar edebiyata bir şey katmayacağı gibi var olan güzellikleri de yok edecektir.

Edebiyat benim baktığım gibi bakma sanatıdır diye düşünenler yanılgı içerisindedirler. Her beşerin kendine göre bir sevdası vardır. Ben savaşların dahi “sevgi”den kaynaklandığını düşünüyorum. Vatanı sevmek, milleti sevmek, gücü sevmek, zulmü sevmek, zalimi sevip alkışlamak, hükmetmeyi sevmek… Yani bir başkasının ( adı ne olursa olsun) sevdası bir başkasına bedel ödettirir. Eskilerin hubb-u cah dedikleri günümüz lisanıyla makam sevdası diyebileceğimiz bir sevdadan da bahsedebiliriz. Muhtemel makam taliplilerini entrika, düzen, zulüm ve sindirme gibi yöntemlerle etkisiz kılıp yerinize oturabilirsiniz. Bu bize yapılacak olsa zulüm ve adaletsizlik ama yapanın cephesinden bakacak olursak bir sevdanın kendi dilindeki türküsünden başka şey değildir. O zaman edebiyat; sevgi ve aşkın sağlayacağı menfeatler ve gerektirdiği eylemler itibariyle başkasının menfeat ve eylemlerini sınırlandıran, kısıtlayan veya imkansız kılan bir şeyde değildir.

Günümüz yazıncılarının düştüğü hatalardan birisi de şudur; Bizler Leyla ve Mecnun’u yazarken sanatçı olmaktan çıkıp daha çok Mecnun oluyoruz. Çöle düşmüşlüğümüzün libasını Mecnun kadavrasına giydiriyoruz. Çoğu zaman yazdıklarımız Mecnun’u destekleyen yanlı bir yayından öteye gidemiyor. Kays’ın her şeyi bilinen bir deliliği, Leyla’nın bilinmeyen gizemli güzelliği yazılagelmiştir.

Bu durum Mecnun’a haklı olarak “sadakat abidesi” sıfatıyla birlikte sınırsız bir esaret, Leyla’ya haksız olarak “zulmünden habersiz taraf” sıfatıyla birlikte dudak ısırtan, iştah kabartan bir güzellik yükletmiştir. Bana göre bu eksik bir anlatımdır ve edebiyat bir noktaya kadar bu olsa da daha güzeli yakalama adına bu da değildir.

Edip sevdiğini kaleme alabilir. Onu kendi bakış aşısından, kendi göz ve gönül güzelliğinden görebilir. Bu edibin kendi dünyasının güzelliğiyle alakalıdır. Yani edip kimsenin göremediğini gördüğünü söylüyor ve bunu yazıyorsa güzelliği kendi dünyasında aramalıdır. Edep olmanın gereği budur. Ama asıl dikkate alınması gereken bir şey vardır ki o da; yazılanı veya yazdığınızı sizin gözünüzle görüp yazamayanlara iz’andan mahrum, akıldan kıt, muhakeme yeteneğinden eksikmiş gibi bakıp değerlendirmek ve bu bakış ve değerlendirişe göre tavır ve cephe almaktır ki bu o kişiyi yazdığıyla edip tavrıyla cehl sınıfına sokacaktır. Edebiyat bu da değildir.

Neden mi böyle düşünüyorum?

Ferhat dağa kazma vururken amacı sadece ve sadece Şirin’e ulaşabileceği zorunlu bir yolu kullanmaktı. Bu Ferhat’ı bir sevda yiğidi, bir halk kahramanı yapıyordu. Bir de “vur kazmayı Ferhat çoğu gitti, azı kaldı” diye haykıran ve alkışlayanlar vardı. Oysa onu alkışlayanlar susuz köylerine su gelecek diye alkışlıyorlardı. (Burada edebiyatçıyı ilgilendiren Ferhat’ın aşkı ve azmi kadar alkışlayan kalabalıkların ne istedikleri ve neden alkışladıklarıdır.)

İşte edebiyatçı burada ne Ferhat ne Şirin, ne de halk olmak zorunda değildir. Hatta olamaz da. Burada kendi gözüyle Ferhat’ı, Şirin’i ve halkı yazdığı sürece sorun olmayacaktır. Ama Ferhat olmaya soyunur, Kendisini Şirin’in yerine koyar veya kendisini kuru kalabalılar içinde zılgıt çeken bir fert yaparsa
Edebiyatçılıktan çıkmış olur.

Kısaca insanoğlunun varoluşundan bu yana süregelen iyi-kötü mücadelesini yazması edebiyatçılığı ile alakalıdır. Objektif olması gerekir. Hayatta iyi veya kötü olmaya soyunması insanı yanını ortaya koymasıyla alakalıdır. O zaman da kavganın kendisi olacağından topluma bir şey kazandıramayacağı gibi toplumda kırılma noktaları oluşturmaktan başka bir işlev yapamayacaktır.


(bu konuya devam edeceğim)


Bekir KaleAhıskalı
Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (2)
05 Temmuz 2008

Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (/1)

Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (/1)
Yazar Bekir K. Ahıskalı
27 01 2009
Edebiyat kavganın kendisi değildir. Kavgayı anlatan bir araçtır. Dolayısıyla bakılan pencerenin her iki tarafa eşit mesafede olması gerekmektedir. Kavganın taraflarından birisi olanın edebiyatı kültüre katkı olarak kullanmaktan çıkarıp kendi menfaatleri doğrultusunda kullanacağı muhakkaktır. Edebiyat adına bir kavga verdiğinizi düşünüyorsanız bu kavganın kuralları sizin bakış açınız, yetişme tarzınız, ahlak anlayışınız, beslendiğiniz kaynakların ifşası anlamına gelmektedir.




Edebiyatta kör dövüşü olamaz, sokak kavgası yapamazsınız. Bir an kalemi varlığınızla olmanız gereken yerde ego ve hırsınızla var olursanız bu kavgayı neşrederken, kaleme alırken adil olamayacağınız anlamına gelir. Siz her tartışma ve anlatımda olduğu gibi
Şahsınıza ait birikiminizle yorumlamak durumunda olmanıza rağmen, sizin gibi düşünmeyenleri hakir görüp aşağılıyorsanız ve bu yaptığınızın tek doğru olduğunu konusunda ısrarcı iseniz bu toplum sizin yaşayacağınız bir ortam değildir. Herkesin fikrini beyan ve varsa eğer düşüncesini bir şekilde ifade etme hakkı vardır. Bu fikir ve düşüncelere karşı fikir beyan etme hakkı da karşı tarafa aittir. Bu iki tarafı da gösteren aynada hiç kimse size adalet dayatmasında bulunamayacağı için kendi terazinizi sağlam zeminlere kurmak sizin kendinizle olan adaletinizin tezahürü olacaktır.



Edebiyat hain atların yaptığı gibi koşuyu bırakıp takibini ısırmada değildir. Edebiyatta kimsenin rengini, dilini, düşüncesini, inancını ve inançsızlığını değiştirme hakkınız yoktur. Ancak ve ancak siz kendi renginizin üstünlüğünden (inandığınız ve ikna olduğunuz kadar) bahsedebilirsiniz. Kimseyi laik, dindar, sosyalist, ateist, fasişt diye yaşadığınız topluma kabul etmeme lüksünüz yoktur. Hiç kimse sizin gibi düşünmek zorunda değildir ve sizin gibi düşünmüyor diye Rusya, Amerika, İran gibi kapıların adresine yönlendiremezsiniz. Eğer bunu yapıyorsanız ya görgünüz, ya sosyal yapıyı tamamlayan yanınız, yada (en acı olan yanı da budur) bildikleriniz eksiktir ki bu cehalettir. Cehalet ise kıyafetle sınırlandırılamayacağı için giydiğiniz kıyafetler, sarf ettiğiniz sözcükler bu cehaletiniz kapatmaya yetmeyecektir. Laiklik, sosyalistlik, faşistlik, dindarlık bir yaşam biçimidir asla ve asla yönetim şekli olamazlar. Hiçbir yönetim tamamen sosyalist, tamamen laik, tamamen din kurallarıyla var olamaz. Oluyorsa eğer veya olduğu iddia ediliyorsa bunun adı dikta yönetimidir. Başka uysal sıfatlarla kapatmak akla muhalif bir eylemdir.



Edebiyat illa ki aykırılıkta değildir. Var olmaya çalışılan zeminde sınırları zorlayan ama kuralları olan bir uğraşıdır. Düşünce özgür bırakılmalıdır. Bu özgürlük her kesime hitap etmelidir. Düşüncenin en az eylem kadar suç sayıldığı bir ülkede fikri olgunluğa ermek, toplumsal zeka dediğimiz ortak anlayışla hareket etmek ferdi düşüncenin değil ortak aklın eseridir. Muhalif olmak “benim imzam olmayan her şey eksik veya yanlıştır” düşüncesiyle hareket anlamına gelmez.


Bir toplumda düşünceler ifade edilmeden onanıyorsa ve yine bir toplumda düşünceler ifade edilmeden reddediliyorsa bu toplumun düşünce boyutu yok demektir. Hasta bir ruhun anlayışından öte bir şey değildir bu.


Yine edebiyat eleştirdiğiniz, yorumladığınız veya alkışladığınız düşüncenin ve o düşüncenin sahibinin o düşünceye sahip olduğu zamanı, şartları ve zaman içerisindeki değişimini gözlemlememek hiç değildir. Bunu yapamıyorsanız eğer sizin Kaldırımlar şiiri ile Sakarya Türküsü arasındaki Necip Fazıl’ı, camiye giden Nazım Hikmet ile Rusya’ya sığınan Nazım Hikmet’i, dindeki hoşgörüyü tembihleyen peygamber ile Sivas’ta canlara kıyan kan sevdalıları arasındaki farkı anlayamazsınız.Edebiyat deforme olan, değişen ve çizgisini değiştiren düşünce ve düşünürlerin takibini ve yine bu düşüncelerin kopma noktalarını ele alan bir unsur olmalıdır.


Leyla güzeldir diyen Kays’tı
Leyla en güzeldir diyen Mecnun(deli)

Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (/1)

Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-10 (SON)

Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-10 (SON)


Eleştirmenler yapısalcı ve dilbilim’in temel argümanlarını birbirlerine karıştırmamalıdırlar. Eleştirideki temel yaklaşım, gösterge dizgesinde gösterenle (signifier, işaret eden) gösterilen (signified, işaret edilen’ im) arasında herhangi bir nedenlilik bağı kurulamazken; simgede, gösterenle gösterilen arasındaki ilişki bir benzeşimi, bir nedeni esas alır. Buna göre, gösterge (dolayısıyla sözcük) ile simge aynı değil, ayrı ayrı kavramlardır.

Dilbilimin iki önemli kurucusundan biri olan Saussure’ın yaklaşımı ve temel kavramları Avrupa merkezli çevrelerde neredeyse tamamen kabul edilmiştir. Bu kavrayışa göre dilbilimsel mantık bellidir: Gösterge olan sözcüklerde bu ilişki nedensizliğe, simgede benzeşime dayandığına göre, benim sözcüklere ayrıca simge demem, buradan kalkarak da şiir dilinin “simge dilini parçalamak” esasına dayandığını ileri sürmem temel bir yanlışlık sayılmalıdır. Kesin kanatlara dayanan dar anlayış burada devreye giriyor.

Simge-gösterge ilişkisi böyledir; sözcükler, simge değildir, simge kavramın dışında yer alırlar. Ama tek ve kesin doğru bu mudur? Dilbilim gibi alanlarda böylesine kesin sınırlar var mıdır; yalnız bir bakış açısına göre “doğru” ya da “yanlış”, “kusur” ya da “hata” tayininde bulunulmamalıdır. Deneyselliğe dayalı -tartışmaya tamamen kapalı bile olmayan bilgilerle dilbilim alanının bilgileri aynı türden bilgiler deildirler. Saussure’ya, bu ünlü dilbilimciye dayanarak açıklayacak olursak 20 yüzyılın Avrupa dilbilimi, giderek de göstergebilimi gösterge-simge kavramlarını ve ilişkilerini gerçekten de böyle açıklamıştır.

Roland Barthes’a göre: “Anlam aktarıcı bağıntıyı belirtmek için Saussure, bir nedenlilik düşüncesi içerdiğinde simge’yi hemen bir yana itip bir gösteren ile bir gösterilenin (bir kâğıdın ön yüzüyle arka yüzü gibi) ya da bir işitim imgesiyle bir kavramın birleşimi olarak tanımladığı göstergeyi benimsemiştir. Saussure’ün gösteren ve gösterilen sözcüklerini bulmasına kadar, gösterge (…) anlamı belirsiz bir terim olarak kaldı.” Demek ki simge tartışması o zamanın Avrupa’sında da varmış.. Daha önce de Hegel, bu kavramı benzerlik ilişkisine dayandırmaktaydı.

Böyle konularda tartışmalar elbette kolay kolay bitmez. Uzlaşma tam sağlandı sanılırken yeni bir anlayış çıkar; kavramların dayanakları, sınırları, kaplam ve içlemleri kurcalanmaya başlanır. Çünkü dilbilimin ve göstergebilimin dünyada bir ayağını bu tartışmalar oluştururken, diğer ayağı başka bir yerde ortaya çıkacaktır.

Çağdaş göstergebilimin birincisine Saussure demiştik peki diğeri kimdir?
Diğeri ise Charles Sanders. İşte tartışmanın diğer ayağı başka bir kıtada Amerika’da ortaya çıktı bile.. Peirce, gösterge kuramına. aynı dönemlerde Avrupa’daki gelişmelerden habersiz olarak çalışmıştır. Göstergeleri pek çok üçlüklere göre sınıflama çabası içindedir. Özellikle ilk birkaç üçlemesi ünlüdür. Bu bölümlemeler Amerikan, daha sonra da dünya göstergebiliminde hayli belirleyici olmuştur.

Peirce ünlü ilk üç bölümlemesinin ikinci üçlemesini şöyle açıklar:
1-“İkinci üçlüğe göre, bir gösterge, görüntüsel gösterge (İng. icon),
2- belirti (İng. index) ve
3- simge (İng. symbol) diye adlandırılabilir.

(…) simge, (…) belirttiği şeyi, yalnızca bu anlama geldiğini anlamamız sayesinde belirtmiş olan her söz.”

Mehmet Rifat, 20. Yüzyıl Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları eserinde Peirce’ün kuramını şöyle açıklar: “Daha açıkçası, bir simge, insanlar arasında bir uzlaşmaya dayanan bir göstergedir. Sözgelimi, doğal dillerdeki sözcükler uzlaşmaya dayalı birer simgedir. Çünkü bir sözcük, belirttiği bir şeyi, yalnızca o anlama geldiğini anlamamız sayesinde belirtmiş olur.”


Yine Fatma Erkman 1987 yılında yayınladığı Göstergebilime Giriş isimli eserindeder ki “(Peirce’e göre) Bir dilin sözcükleri simge sınıfına girer”
Aynı eserin yenilenmiş 2005 baskısında ise “Simge (symbol): Simge, temsil ettiği şeyle olan ilişkisini bir uzlaşım sonucu kurar. Peirce’ün simge anlayışı, Saussure’ün gösterge anlayışı ile örtüşür. Sözlükteki her sözcük, bir uzlaşıma dayanır, dolayısıyla simgedir.” demektedir.

Demek ki Peirce’e göre, sözcükler, birer simgedir. Saussure’ün dilsel göstergesine, Pierce, simge demektedir. İki alıntı daha yapalım. Roland Barthes der ki “Simgenin Peirce’de benzerliğe dayanmamasının nedeni, görüntüsel göstergenin bu özelliği taşıyabilmesidir.”

Yine “Simgeyi inceleyen Ch. S. Pierce bunun da iki temel özelliği olduğunu görür. (…) sözlü dil simgeye iyi bir örnektir.(…) Ch. S. Peirce’ün belirttiği gibi, ‘vermek’, ‘kuş’, ‘evlilik’, ‘düğün’ gibi sıradan her sözcük bir simge örneğidir.” (bu ifadeler Prof. Dr. Zeynel Kıran-Prof. Dr. Ayşe Eziler Kıran, Dilbilime Giriş, isimli eserinde geçmektedir.)


Şimdi bu bölümün temel, aynı zamanda tek eleştiri noktasını gelelim: “yapısalcı dilbilimin temel argümanlarını birbirine karıştırma”nın sonucu “gösteren ya da dil göstergesiyle simgeyi bir ve aynı şey” saymaktan dolayıdır. Ama Peirce’çü anlayışına göre bu kabullenişte kusur ya da hata, dolayısıyla zihin sürçmesi, temel argümanları karıştırma yok. Çünkü Peirce’çü anlayışta dil göstergesi ile simge yaklaşık olarak bir ve aynı kavram sayılır. Simge oluşumunda benzeşme temeli yer almaz benzeşme, simgenin değil, görsel göstergenin varoluş biçimidir. Saussure’cü, anlayış, gösteren-gösterilen ilişkisinde göstergeyi nedensizliğe, simgeyi benzeşime dayandırarak ayrı ayrı kavramlaştırırken; Peirce’cü anlayış kuramını,. simge kavramına dilsel göstergeyi de katarak bu yaklaşımının dışında, farklı biçimde oluşturur.

İşte size iki ayrı “doğru” kuramı, iki ayrı dilbilim-göstergebilim disiplini.

Dilbilimde, tek bir disiplini mutlak, dolayısıyla tek doğru yöntem olarak kabul etmek yerine, birden çok disiplinin varlığını göz önüne almak gerekiyor.

Kendi dar sınırları içinde tutarlıdır. Ama şunu söyleyebiliriz: Doğrulama zeminini yalnız bir yaklaşıma bağlamıştır. İnceleme ve eleştiri yazılarında hangi anlayışa göre davrandığımızı baştan söylemeliyiz. Deneme yazılarında her zaman açıklama yapmak belki gerekmez. Uzun zaman yazı dünyasındaysak, anlayışımızı her yazımızda yineleyip durmamız da gerekmeyebilir.

Birini eleştirirken kendini Saussure’cü anlayışla sınırlayarak “doğru”, “yanlış”, “kusur”, “hata” saptayımlarında bulunduğu için Alphan Akgül’ü elbette “yapısalcı dilbilimim temel argümanlarını birbirine karıştırmış” olmakla suçlayamayız. Kitabımızı belli bir yönteme ya da anlayışa dayanarak yazmışsak, bakışımızı belli eden disiplini açıklamamız da gerekli olmayabilir.

Önsözünü George Thomson’un yazdığı Christopher Caudwell’ın “şiirin kaynakları üzerine bir inceleme” alt başlığını taşıyan ünlü Yanılsama ve Gerçeklik kitabını inceleyenler bu yolun kullanıldığını göreceklerdir.

Saussure’ü reddedip Peirce’ü benimseme derdinde değilim.Benim derdim, apısalcılıkla, yapısalcılığın şu ya da bu yaklaşımıyla ilgili olmaktan çok, her dilbilim-göstergebilim disiplininin açtığı ufuklardan, olanaklardan, kazandırdığı kavramlardan yararlanmaya dönüktür. Benim asıl dedim anlamlar dünyasıyla, toplum-dil diyalektiğiyle, dilin diyalektik işleyişiyle ilgilidir

Yine okuyucumun Christopher Caudwell’ın söylediklerini araştırmalarının kendilerine fayda sağlayacağı kanaatindeyim. Bu konuda artacak ve yenilenecek olan bilgimle birlikte bu konuya ekler yapabilirim.


Bekir Kale Ahıskalı
Eylül 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-10-son

Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-9

Vakitlilik ve Geçlik kavramlarına başlamadan önce yapılan tespitlerin sadece doğru yanlış kusur olarak mı tanımlanmaları gerektiği yoksa bir başka tanım daha getirilebilir mi bunu açıklamak istiyorum.

Her alanda olduğu gibi eleştirmenlik ve hatta yorumculukta evrensel doğru denilen keskin çizgilerle sınırlandırılmış tanımlamalar vardır. Yanlış için aynı şeyi söylemek istemiyorum ama genel tanımlamalar itibariyle yanlış kavramının da sınırları mevcuttur. Bunların dışında yapılanların veya eksik yapılanların ise kusur tanımına dahil edildiğini biliyoruz. Peki bu kesin ve kalın çizgilerin dışına çıkmamak gerektiğini düşünecek olursak bir sanat türünün yeniliğinin gerçekleştirildiğini görmek nasıl mümkün olacaktır. O zaman bu kesin çizgilerin olabildiğince esnetilmesi ve farklı yapılanların kusur tanımından (en azından bazılarının) çıkarılıp yenilik ve akım tanımına dahil edilmesi gerekmez mi?

Bu bağlamda vakitlilik ve geçlik kavramlarına bir yenisini daha ekleyip erkenlik kavramı eklemek gerekir mi?

Bana göre erkenlik kavramı yenilik ve yeni oluşum tanımının içine sokulması gerekir. Vakitlilikse devrinde zamanında ve toplumun haz ve beğenisi adına yapılmış sanat icrasıdır. Bu da sınırları zorlayarak erkenlik tanımlamasına yakın bir çizgide seyretmediği sürece geçlik kavramına yakın bir tanımlamaya tabi tutulacaktır. O zaman vakitlilik devrin idrak ve izanının en üst seviyesine hitap etmek, geçlikse toplumun izan ve idrakinin doyuma ulaştığı bir alanda sıradanlıkları icra etmek manasına geleceğinden daima erkenlikle vakitlilik arasında bir yerde seyahat etmek zorundadır. Bu tanımlamalar icracılar yönüyledir.

Eleştirmenleri bu tanımlamalar sokmamız mümkün değildir. Sanat ve yapıt kendi devrini aşıp gelecek nesillere hitap edecek şekilde olmadıktan sonra önemini yitireceğinden eleştirmenler inceledikleri, irdeledikleri, eleştirdikleri yapıtları değerlendirirlerken o sanatın kendi devrindeki durumunuda dikkate alarak esnek davranmalıdırlar. Baş yapıtlar devrin ve toplumların o baskıcı engelleyici ve öğütücü çarkları geçip gelebildiklerinden bu tanımlamalar baş yapıtlar için yapılamazsa da her sanat eserinin, her yapıtın kendi devrine göre ve emsallerine göre bir kıymet-i harbiyesi vardır.

Devrin özellikleri dikkate alınmadan eleştirilen yapıtların eleştirileri eksik kalacaktır. Bütün bunları dikkate alacak olan eleştirmenler ikna edici ve belagatli olmak zorundadırlar. Geç Dönem Üslubu (spatstil) diye tanımlayabileceğimiz bir evre daha vardır ki sanatı icra eden devrinin son dönemlerine ait eserler vermesi olmakla birlikte devrinin ötesine geçmek diyecek olursak aklımıza “yaş ilerledikçe bilgelik artar mı?” sorusu gelecektir. Bu soruyu kendime kaç kez sorduğumu hatırlamıyorum. Artan bilgelik aynı zamanda kesin kanaat ve sınırlar getirmez mi? Bu sorunun kendi indimdeki cevabı evettir. Hem icra edilen türde kesin kanaat ve çizgiler meydana getirecektir hem de icra edilenin yanlış ve kusurlu olduğuna dair. Yani yaş ilerledikle illa da uzlaşma ve çözüm gelmez. Uzlaşmazlık, güçlük ve çözüme ulaşmayan bir çelişki şeklinde ortaya çıkan sanatsal geçlik örnekleri. Bana göre de o çok parçalı ve her konuda söz söyleyen külliyatıyla Adornu başlı başına bir geç dönem figürüdür. (Edward Said’de bunu ifade eder). Çünkü Adorno zamanın benimsememiş onun ruhuyla savaşmış ve asla uyuşmamıştır.
Aynı şekilde, Richard Strauss içinde bunu söyleyebiliriz. Onu denetimsiz ve zamanının itibar gören ekollerinden hiçbirine dahil edilemez yanlarıyla geç dönem gelenekçiliğinde bulur. Mozart’ın yazdığı son operalardan biri olan Cosi fan tutte’ı da (Bütün Kadınlar Bunu Yapar, ölümünden bir yıl önce yapmıştır) bütün yüzeyselliğinin ve şımarıklığının altında, kesin bir şekilde çizilmiş sınırlarını aşmadan krizdeki toplumun yozlaşmasına ışık tutan bir geç dönem rahatsızlığının ürünüdür.

Bana göre geç dönem olgunluk ve dinginliğin değil, tekinsizlik ve uzlaştırılamazlığın üslubudur. Tamamlanmış ve vaktinde yayımlanmış bir Geç Dönem Üslubu’nun aynı çekiciliği ve ironiyi taşıyacağını iddia edemeyiz. Bu geç dönem eserlerinin hemen hepsi sonradan yayınlanmışlardır. Türk edebiyatı özelinde düşünürsek; Yahya Kemal, Aldülhak Şinasi Hisar, Nazım Hikmet, Oğuz Atay gibi bir çok yapıt ve şair ve yazar geç dönem üslubunun çekiciliğinde değerlendirilebilir.

Yapısalcı ve dilbilim’in argümanlarını birbirine karıştıran eleştirmenler ile devam edeceğim.


Bekir Kale Ahıskalı
Eylül 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-9

Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-8

Simge ve sembol

Şiir eleştirisine kalkışan kimsenin yapacağı ilk iş, elinden geldiğince şairin duyarlık düzeyine yakın bir konum edinmek, oradan sezgi, çağrışım andırışma vb. yollara başvurarak varacağı yargıları, gerektiğinde kanıtlayıcı örneklerle destekleyerek tutarlı bir biçimde sunmaktır. Ne eksik ne fazla olmamalıdır. Yoksa eleştirmen şiire, şaire yüklediği ödevle, işlevle iyice tehlikeli bir mecraya girer ki eleştirmen bu durumda kendini haklı çıkarma adına yanlış tanımlamalar ve saptamalar yaparak şiiri ve dolayısıyla şairi zemmetmek noktasına bile varabilir. . Örneğin yazar, şairin amaçlarından birinin de toplumu eğitmek, aydınlatmak olduğunu söylemek bu türden bir iddiada bulunmak, daha baştan, şiire dar bir çerçeve çizmek, ona yapısının çok da müsait olmadığı görevler yüklemek, onu toplumculuğa angaje etmek demek olacaktır. Ayrıca, böyle bir yaklaşımla şiire baktığınızda, çözüm yolları arama, insanları belirli doğrultulara yönlendirme çabasına girişmez gerekçesiyle şaire olmadık bir yükümlülük yüklersiniz. Okumuş olduğumuz eleştirmen ve yorumcuların yanılgılarında biri de satır
aralarında ima yollu söyledikleri sözlerde ortaya çıkar ki, yazarın şiiri sosyalist devrimcinin adeta halk kitlelerini avlamak için kullanacağı bir yem olarak görmek ve göstermekten öte bir amaç taşımamaktadırlar.


Şiir bilgisinde de eksiklikleri olanlar eleştiri ve yorum yazmamalıdırlar. Örneğin, bazı eleştirmen, yorumcu ve hatta okuyucu nazarında imge ile simge aynı şeydir. Bu yargıya varmak için eleştirmen ve yorumcuların genellikle uzak çağrışımlı imgeler/simgeler kullanan şair ifadesi gibi bir ifade kullanmaları bile kâfidir. Bu hususta kurdukları her cümle, başlı başına bir yazıyı, ayrı bir tartışmayı gerektirir ki bu da şiir ve yazı adına hem talihsizlik hem de karmaşa demektir.

Sözgelimi şu ifadeye bakalım: her imgenin asıl anlamından başka göreli ve mecazi anlamından da yararlanmakta. İmgenin asıl anlamıyla kastedilen nedir? Bir söz imge katına yükselmişse, yer aldığı dize içinde okurda neyi çağrıştırıyorsa anlamı odur. İmge sembolizmi gibi ne anlama geldiğini izahta güçlük çektiğimiz karmaşık tabirlerle birlikte imgelerin sembolik olanları çift anlamlıdır ya da imgeler sözlük anlamlarıyla olayları, durumları, nesneleri; sembolik anlamlarıyla şairin dünya görüşünü verirler türünden yargı cümleleri, eleştirmen ve yorumcuların imge konusunda bilgilerinin eksik ve kafalarının karışık olduğu manasına gelmektedir. Gerçi, bu hususta kafası karışık olanlar sadece günümüz eleştirmenleri değillerdir İşin tuhafı vahimi bu ifadeler, Nâzım Hikmet in 835 Satır kitabındaki şiirler açıklanırken kullanılmıştır hatta, Tanpınar’ ın kısıtlı imge dağarcığı da vurgulanmıştır.

Simge, kısaca toplumsal bellekte neredeyse anlamı değişmez, o topluma özgü karşılığı olan işaret, söz anlamına gelir. Bir kelimenin sembolleşmesi birdenbire olmaz. Bir toplumun hafızası mesabesinde olan tarihî akış içinde (yüz)yılları bulur. İmge ise bir kelimenin veya kelimeler grubunun, belirtme, gösterme ve adlandırma gücüne /yeteneğine göre geçici anlamlarda kullanılmasıdır. Bir simge, hemen her okuyucu ve dinleyicide neredeyse aynı anlamla karşılık bulur, aynı çağrışımı yapar. İmgenin ise kalıcı ve değişmez bir anlamı yoktur. İmge katına yükselen kelime veya kelimeler, içinde bulunduğu bağlama ve bağdaştırmalara göre her bir okuyucu ve dinleyicide farklı çağrışımlar uyandırabilir. Dahası bu çoklu çağrışımlar şiir için bir zenginlik sayılır ve şairin başarı hanesine kaydedilir.


Eleştirmenler incelemelerine konu edindikleri şiir kitaplarındaki metinleri çözümlemek, yorumlamak yerine açıklama yolunu tercih ediyorlar ki bu çeşit bir ameliye iyi bir şiirin hemen hemen ölümü demektir. Şiirin açıklaması yapılmamalı kanaatini taşıyorum. Hatta belirleme şiir incelemesinde pek yer almamalıdır. Bunlar yapıldığı zaman örneğin bir şiirde izahat ve belirleme olduğu zaman bu şiiri karşıt görüşlü birinin okuma ya da beğenme şansı olmayacaktır. Bu da şiir okuyucusunu kutuplaştırmak anlamına gelecektir. Oysa ki Afşar Timuçin’in Ağıt şiirinde geçen ölen bir çocuğun anlatıldığı hikaye açıklanma yoluna gidilirse imgelerin değişik anlamları araştırıldığında, çocuğun öldürülen bir devrimci genç olduğu anlatılmaya kalkılırsa o güzelim Ağıt şiiri perişan edilmiş olur ki böyle bir açıklamadan sonra, şiiri devrimci olmayan birinin okuma ya da beğenme şansı olmayacaktır.

Devam edeceğim


Bekir Kale Ahıskalı
Eylül 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-8