Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (4)
Edebiyat tabuların yaşatıldığı bir alan değildir. Yerinde duran, aynı vakaya aynı mesafeden dahası aynı gözlerle bakan yazarlar edebiyatı tabulaştırırlar. Tabu kalıbına alınan bir kalem kendi sansürünü kendisi uygulamaktadır. Dolayısıyla edebiyat tabuların yıkılması, sınırların zorlanması gereken bir alan olması gerekirden kendi yasaklarının kendisi uygulayan ve bunun farkında olmayan savunucuların faaliyet alanı olup çıkar. Düşünce yapısı ne olursa olsun kendi sınırlarını zorlamayan genel bir ifadeyle asi olmayan bir kalem umumiyetin verdiği sıradanlığa düşecektir.
Bu kendi sansürünün kendi uygulayan düşünce daha çok toplumsal değerleri olması gereken yerden daha yukarıda tutan muhafazakar kesimin yetiştirdiği, barındırdığı, beslediği ve koruduğu kalemlerdir. Bu sebeple muhafazakar kesimden çok başarılı ve dünyaca bilinen edebiyatçılar, şairler hatta eleştirmenler çıkmamıştır. Bu kesim edebiyatı tabulaştırmakla kalmamış, tabuları edebiyata sokarak kısır bir döngü oluşturmuşlardır.
Edebiyatçı başka düşünceleri okumadığı sürece tabulaşmak ve tabular arasından sıradanlaşmaktan kurtulamayacaktır.
Edebiyat bu değildir dediğim bir başka durumda yazar- eleştirmen ilişkisinin edebiyat sınırları dışına çıkarak ahbap-çavuş ya da dana doğru ifadeyle belli düşüncenin belli eleştirmen ye yazarlar yetiştirmesi gibi bir çıkmaza sokularak yazarın eleştirmeni hoş tutacak şeyler yazması, eleştirmenin yazarı alkışlaması boyutuna getirilmesi. Edebiyat bu da değildir.
Hepimizin diline düşen ve alıştığımız ve böyle bir felaketin farkında olmadığımızı bir durumdur bu. Bir eleştirmenden bahsederken ,şiir eleştirmeni, roman eleştirmeni değil de falan kesimin eleştirmenlerinden diye başlayan cümleler kuruyoruz. Bu düzlemde edebiyatı var etmeye çalışıyor olmak boşuna bir gayret olacağını düşünüyorum.
Kısaca toparlayacak olursak edebiyat tabuların yaşatıldığı, yazının tabulaştırıldığı bir alan almadığı gibi, yazar eleştirmen ilişkisinin ahbap-öavuş ilişkisiyle ifade edildiği bir alanda değildir.
Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (4) (-22.07.2008)
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (4)
Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (3)
Edebiyat Ne Değildir? (3) E-Posta
Yazar Bekir K. Ahıskalı
29 01 2009
Edebiyat toplumdan ve sosyal yaşamdan soyutlanamaz. İçeriği kainat olsa da uygulayanı ve uygulama alanı beşerin kendisi olması münasebetiyle yazım alanı ve paylaşım alanı insan olmak zorundadır. Hiçbir eser yoktur ki yazarı kim olursa olsun diğer bir beşer tarafından okunmadan paylaşılmadan kategorize edilsin yahut diğer yazılı eserler arasında bir yere oturtulsun. Dolayısıyla konusu ağaçlar, böcekler, kuşlar, insanlar, sema, kainat, ahiret her ne olursa olsun edebiyat bir insanın bakış açısını diğer bir insanla paylaşımından ibarettir. Burada dikkat edilmesi gereken şudur Çarlık Rusya’sının ve hemen akabinde Sosyalist Sovyetler Birliği’nin yaptığı gibi 1800 lü yıllardan başlayıp 1990 lara kadar süren o talihsiz sansür ve tek tip yazın eserleri meydana getirme çabası içine girmeden, yine diğer bir gözle bakacak olursak günümüz Amerika’sının görsel sanatlar, edebiyat ve sosyal yaşamda uygulamaya çalıştığı gibi maddeyi ön plana çıkaran bir yaşam şeklini edebiyatın her alanına nüfuz ettirerek klasik insan prototipleri oluştur şeklinde olmamalıdır. Günümüz İslam dünyası aynı hata içerisindedir. Değişim ve gelişmelere kapalı kalınarak günümüze uyarlanmayan bakış açısı yaşamı kördüğüm etmekten başka bir işe yaramaz. Edebiyat bu değildir.
Yine her ferdin bir düşünce yapısı olmakla beraber ve yine kendi bilgi dağarcığı çerçevesinde aydınlatıcı vazife yapmakla beraber doğruyu tek bir kalıba sokmak (sosyalist, emperyalist, fundamantalist vs.) doğru değildir.
Edebiyat ve yaşam başkalarının yaşam ve yazınına saygıyı gerektirir. Bu noktadan baktığımızda kendimize şunu sorabiliriz. Yaşam tüm renk ve düşünceleriyle bir var olma ve güzellikleri gelecek nesillere taşıyarak mutlu olmak biçimiyse edebiyatçı bu yarışın neresinde olmalıdır?
Edebiyatçı yaşam yarışında (iyiyi veya kötüyü yazıyor olabilir) ancak ve ancak iki yerde bulunabilir. Birincisi bu yarışın masa hakemidir. Tarafsız bir gözle bakıp adil olmalıdır. Bizler masa hakemlerini daha çok şampiyonu ilan eden kişiler olarak biliriz oysa aynı masa hakemi en kötüyü ilan eden kişidir. Edebiyatçı en iyiyi ve en kötüyüz yazmakla yetinmelidir. Bu toplumsal uzlaşının en temel değer öğesidir. Edebiyatçı sahaya inip yarışmacıyı cezalandıran makam olmamalıdır. Edebiyat kötüyü cezalandıran makam da değildir.
Burada şu denilebilir o zaman edebiyat ve dolayısıyla edebiyatçı toplumsal yarışın temposuna ayak uydurmak zorunda mıdır? İşte bu edebiyatçı ancak ve ancak iki noktada bulunabilir dediğimiz fikrin ikinci maddesi olarak devreye girmelidir. Nedir bu ikinci madde; Bu ikinci madde şudur edebiyat ve edebiyatçı bir yarışmada diğer bir tarafsız kişi olaraktan tavşan kız olarak sahaya inebilir ve en iyiye koşma adına yarışın temposunu ayarlayabilir. Bu edebiyatçıyı tarafsız ve bir ödüle koşmayan yapacaktır.
Edebiyat ve edebiyatçı bir yarışın mücadele edeni değil hakemi veya tavşan kızı görevini üstlenebilir. Edebiyat yarışmacının kendisi değildir.
(Bu konuya devam edeceğim)
Bekir K.Ahıskalı
Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (3)(Trabzon-11.07.2008)
Yazar Bekir K. Ahıskalı
29 01 2009
Edebiyat toplumdan ve sosyal yaşamdan soyutlanamaz. İçeriği kainat olsa da uygulayanı ve uygulama alanı beşerin kendisi olması münasebetiyle yazım alanı ve paylaşım alanı insan olmak zorundadır. Hiçbir eser yoktur ki yazarı kim olursa olsun diğer bir beşer tarafından okunmadan paylaşılmadan kategorize edilsin yahut diğer yazılı eserler arasında bir yere oturtulsun. Dolayısıyla konusu ağaçlar, böcekler, kuşlar, insanlar, sema, kainat, ahiret her ne olursa olsun edebiyat bir insanın bakış açısını diğer bir insanla paylaşımından ibarettir. Burada dikkat edilmesi gereken şudur Çarlık Rusya’sının ve hemen akabinde Sosyalist Sovyetler Birliği’nin yaptığı gibi 1800 lü yıllardan başlayıp 1990 lara kadar süren o talihsiz sansür ve tek tip yazın eserleri meydana getirme çabası içine girmeden, yine diğer bir gözle bakacak olursak günümüz Amerika’sının görsel sanatlar, edebiyat ve sosyal yaşamda uygulamaya çalıştığı gibi maddeyi ön plana çıkaran bir yaşam şeklini edebiyatın her alanına nüfuz ettirerek klasik insan prototipleri oluştur şeklinde olmamalıdır. Günümüz İslam dünyası aynı hata içerisindedir. Değişim ve gelişmelere kapalı kalınarak günümüze uyarlanmayan bakış açısı yaşamı kördüğüm etmekten başka bir işe yaramaz. Edebiyat bu değildir.
Yine her ferdin bir düşünce yapısı olmakla beraber ve yine kendi bilgi dağarcığı çerçevesinde aydınlatıcı vazife yapmakla beraber doğruyu tek bir kalıba sokmak (sosyalist, emperyalist, fundamantalist vs.) doğru değildir.
Edebiyat ve yaşam başkalarının yaşam ve yazınına saygıyı gerektirir. Bu noktadan baktığımızda kendimize şunu sorabiliriz. Yaşam tüm renk ve düşünceleriyle bir var olma ve güzellikleri gelecek nesillere taşıyarak mutlu olmak biçimiyse edebiyatçı bu yarışın neresinde olmalıdır?
Edebiyatçı yaşam yarışında (iyiyi veya kötüyü yazıyor olabilir) ancak ve ancak iki yerde bulunabilir. Birincisi bu yarışın masa hakemidir. Tarafsız bir gözle bakıp adil olmalıdır. Bizler masa hakemlerini daha çok şampiyonu ilan eden kişiler olarak biliriz oysa aynı masa hakemi en kötüyü ilan eden kişidir. Edebiyatçı en iyiyi ve en kötüyüz yazmakla yetinmelidir. Bu toplumsal uzlaşının en temel değer öğesidir. Edebiyatçı sahaya inip yarışmacıyı cezalandıran makam olmamalıdır. Edebiyat kötüyü cezalandıran makam da değildir.
Burada şu denilebilir o zaman edebiyat ve dolayısıyla edebiyatçı toplumsal yarışın temposuna ayak uydurmak zorunda mıdır? İşte bu edebiyatçı ancak ve ancak iki noktada bulunabilir dediğimiz fikrin ikinci maddesi olarak devreye girmelidir. Nedir bu ikinci madde; Bu ikinci madde şudur edebiyat ve edebiyatçı bir yarışmada diğer bir tarafsız kişi olaraktan tavşan kız olarak sahaya inebilir ve en iyiye koşma adına yarışın temposunu ayarlayabilir. Bu edebiyatçıyı tarafsız ve bir ödüle koşmayan yapacaktır.
Edebiyat ve edebiyatçı bir yarışın mücadele edeni değil hakemi veya tavşan kızı görevini üstlenebilir. Edebiyat yarışmacının kendisi değildir.
(Bu konuya devam edeceğim)
Bekir K.Ahıskalı
Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (3)(Trabzon-11.07.2008)
Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (2)
Edebiyat Ne Değildir? (2)
Yazar Bekir K. Ahıskalı
28 01 2009
Edebiyat yalnız nesir, yalnız şiir de değildir. Edebiyat geleneğin kendisine yeni güzellikler katarak en güzeli var etme savaşıdır. Bu varoluş mücadelesini verirken edibe düşen şey kendi dil ve üslubunda işaret etmektir. Edebiyat ister yönetimsel cebrin müdahalesi olsun, isterse ferdi otoritenin hezeyansal muamelatı olsun ikisine de baş eğmemelidir. Dayatmaların soğuk ve sevimsiz yüzene çarpan hiçbir sevgi sözcüğünün kalplerde ma’kes bulacağını düşünemeyiz.
“Benim gibi bakmayan yanılır”, “benim gördüğüm gibi görmeyenler sanat yapmıyorlar” gibi tutum ve davranışlar edebiyata bir şey katmayacağı gibi var olan güzellikleri de yok edecektir.
Edebiyat benim baktığım gibi bakma sanatıdır diye düşünenler yanılgı içerisindedirler. Her beşerin kendine göre bir sevdası vardır. Ben savaşların dahi “sevgi”den kaynaklandığını düşünüyorum. Vatanı sevmek, milleti sevmek, gücü sevmek, zulmü sevmek, zalimi sevip alkışlamak, hükmetmeyi sevmek… Yani bir başkasının ( adı ne olursa olsun) sevdası bir başkasına bedel ödettirir. Eskilerin hubb-u cah dedikleri günümüz lisanıyla makam sevdası diyebileceğimiz bir sevdadan da bahsedebiliriz. Muhtemel makam taliplilerini entrika, düzen, zulüm ve sindirme gibi yöntemlerle etkisiz kılıp yerinize oturabilirsiniz. Bu bize yapılacak olsa zulüm ve adaletsizlik ama yapanın cephesinden bakacak olursak bir sevdanın kendi dilindeki türküsünden başka şey değildir. O zaman edebiyat; sevgi ve aşkın sağlayacağı menfeatler ve gerektirdiği eylemler itibariyle başkasının menfeat ve eylemlerini sınırlandıran, kısıtlayan veya imkansız kılan bir şeyde değildir.
Günümüz yazıncılarının düştüğü hatalardan birisi de şudur; Bizler Leyla ve Mecnun’u yazarken sanatçı olmaktan çıkıp daha çok Mecnun oluyoruz. Çöle düşmüşlüğümüzün libasını Mecnun kadavrasına giydiriyoruz. Çoğu zaman yazdıklarımız Mecnun’u destekleyen yanlı bir yayından öteye gidemiyor. Kays’ın her şeyi bilinen bir deliliği, Leyla’nın bilinmeyen gizemli güzelliği yazılagelmiştir.
Bu durum Mecnun’a haklı olarak “sadakat abidesi” sıfatıyla birlikte sınırsız bir esaret, Leyla’ya haksız olarak “zulmünden habersiz taraf” sıfatıyla birlikte dudak ısırtan, iştah kabartan bir güzellik yükletmiştir. Bana göre bu eksik bir anlatımdır ve edebiyat bir noktaya kadar bu olsa da daha güzeli yakalama adına bu da değildir.
Edip sevdiğini kaleme alabilir. Onu kendi bakış aşısından, kendi göz ve gönül güzelliğinden görebilir. Bu edibin kendi dünyasının güzelliğiyle alakalıdır. Yani edip kimsenin göremediğini gördüğünü söylüyor ve bunu yazıyorsa güzelliği kendi dünyasında aramalıdır. Edep olmanın gereği budur. Ama asıl dikkate alınması gereken bir şey vardır ki o da; yazılanı veya yazdığınızı sizin gözünüzle görüp yazamayanlara iz’andan mahrum, akıldan kıt, muhakeme yeteneğinden eksikmiş gibi bakıp değerlendirmek ve bu bakış ve değerlendirişe göre tavır ve cephe almaktır ki bu o kişiyi yazdığıyla edip tavrıyla cehl sınıfına sokacaktır. Edebiyat bu da değildir.
Neden mi böyle düşünüyorum?
Ferhat dağa kazma vururken amacı sadece ve sadece Şirin’e ulaşabileceği zorunlu bir yolu kullanmaktı. Bu Ferhat’ı bir sevda yiğidi, bir halk kahramanı yapıyordu. Bir de “vur kazmayı Ferhat çoğu gitti, azı kaldı” diye haykıran ve alkışlayanlar vardı. Oysa onu alkışlayanlar susuz köylerine su gelecek diye alkışlıyorlardı. (Burada edebiyatçıyı ilgilendiren Ferhat’ın aşkı ve azmi kadar alkışlayan kalabalıkların ne istedikleri ve neden alkışladıklarıdır.)
İşte edebiyatçı burada ne Ferhat ne Şirin, ne de halk olmak zorunda değildir. Hatta olamaz da. Burada kendi gözüyle Ferhat’ı, Şirin’i ve halkı yazdığı sürece sorun olmayacaktır. Ama Ferhat olmaya soyunur, Kendisini Şirin’in yerine koyar veya kendisini kuru kalabalılar içinde zılgıt çeken bir fert yaparsa
Edebiyatçılıktan çıkmış olur.
Kısaca insanoğlunun varoluşundan bu yana süregelen iyi-kötü mücadelesini yazması edebiyatçılığı ile alakalıdır. Objektif olması gerekir. Hayatta iyi veya kötü olmaya soyunması insanı yanını ortaya koymasıyla alakalıdır. O zaman da kavganın kendisi olacağından topluma bir şey kazandıramayacağı gibi toplumda kırılma noktaları oluşturmaktan başka bir işlev yapamayacaktır.
(bu konuya devam edeceğim)
Bekir KaleAhıskalı
Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (2)
05 Temmuz 2008
Yazar Bekir K. Ahıskalı
28 01 2009
Edebiyat yalnız nesir, yalnız şiir de değildir. Edebiyat geleneğin kendisine yeni güzellikler katarak en güzeli var etme savaşıdır. Bu varoluş mücadelesini verirken edibe düşen şey kendi dil ve üslubunda işaret etmektir. Edebiyat ister yönetimsel cebrin müdahalesi olsun, isterse ferdi otoritenin hezeyansal muamelatı olsun ikisine de baş eğmemelidir. Dayatmaların soğuk ve sevimsiz yüzene çarpan hiçbir sevgi sözcüğünün kalplerde ma’kes bulacağını düşünemeyiz.
“Benim gibi bakmayan yanılır”, “benim gördüğüm gibi görmeyenler sanat yapmıyorlar” gibi tutum ve davranışlar edebiyata bir şey katmayacağı gibi var olan güzellikleri de yok edecektir.
Edebiyat benim baktığım gibi bakma sanatıdır diye düşünenler yanılgı içerisindedirler. Her beşerin kendine göre bir sevdası vardır. Ben savaşların dahi “sevgi”den kaynaklandığını düşünüyorum. Vatanı sevmek, milleti sevmek, gücü sevmek, zulmü sevmek, zalimi sevip alkışlamak, hükmetmeyi sevmek… Yani bir başkasının ( adı ne olursa olsun) sevdası bir başkasına bedel ödettirir. Eskilerin hubb-u cah dedikleri günümüz lisanıyla makam sevdası diyebileceğimiz bir sevdadan da bahsedebiliriz. Muhtemel makam taliplilerini entrika, düzen, zulüm ve sindirme gibi yöntemlerle etkisiz kılıp yerinize oturabilirsiniz. Bu bize yapılacak olsa zulüm ve adaletsizlik ama yapanın cephesinden bakacak olursak bir sevdanın kendi dilindeki türküsünden başka şey değildir. O zaman edebiyat; sevgi ve aşkın sağlayacağı menfeatler ve gerektirdiği eylemler itibariyle başkasının menfeat ve eylemlerini sınırlandıran, kısıtlayan veya imkansız kılan bir şeyde değildir.
Günümüz yazıncılarının düştüğü hatalardan birisi de şudur; Bizler Leyla ve Mecnun’u yazarken sanatçı olmaktan çıkıp daha çok Mecnun oluyoruz. Çöle düşmüşlüğümüzün libasını Mecnun kadavrasına giydiriyoruz. Çoğu zaman yazdıklarımız Mecnun’u destekleyen yanlı bir yayından öteye gidemiyor. Kays’ın her şeyi bilinen bir deliliği, Leyla’nın bilinmeyen gizemli güzelliği yazılagelmiştir.
Bu durum Mecnun’a haklı olarak “sadakat abidesi” sıfatıyla birlikte sınırsız bir esaret, Leyla’ya haksız olarak “zulmünden habersiz taraf” sıfatıyla birlikte dudak ısırtan, iştah kabartan bir güzellik yükletmiştir. Bana göre bu eksik bir anlatımdır ve edebiyat bir noktaya kadar bu olsa da daha güzeli yakalama adına bu da değildir.
Edip sevdiğini kaleme alabilir. Onu kendi bakış aşısından, kendi göz ve gönül güzelliğinden görebilir. Bu edibin kendi dünyasının güzelliğiyle alakalıdır. Yani edip kimsenin göremediğini gördüğünü söylüyor ve bunu yazıyorsa güzelliği kendi dünyasında aramalıdır. Edep olmanın gereği budur. Ama asıl dikkate alınması gereken bir şey vardır ki o da; yazılanı veya yazdığınızı sizin gözünüzle görüp yazamayanlara iz’andan mahrum, akıldan kıt, muhakeme yeteneğinden eksikmiş gibi bakıp değerlendirmek ve bu bakış ve değerlendirişe göre tavır ve cephe almaktır ki bu o kişiyi yazdığıyla edip tavrıyla cehl sınıfına sokacaktır. Edebiyat bu da değildir.
Neden mi böyle düşünüyorum?
Ferhat dağa kazma vururken amacı sadece ve sadece Şirin’e ulaşabileceği zorunlu bir yolu kullanmaktı. Bu Ferhat’ı bir sevda yiğidi, bir halk kahramanı yapıyordu. Bir de “vur kazmayı Ferhat çoğu gitti, azı kaldı” diye haykıran ve alkışlayanlar vardı. Oysa onu alkışlayanlar susuz köylerine su gelecek diye alkışlıyorlardı. (Burada edebiyatçıyı ilgilendiren Ferhat’ın aşkı ve azmi kadar alkışlayan kalabalıkların ne istedikleri ve neden alkışladıklarıdır.)
İşte edebiyatçı burada ne Ferhat ne Şirin, ne de halk olmak zorunda değildir. Hatta olamaz da. Burada kendi gözüyle Ferhat’ı, Şirin’i ve halkı yazdığı sürece sorun olmayacaktır. Ama Ferhat olmaya soyunur, Kendisini Şirin’in yerine koyar veya kendisini kuru kalabalılar içinde zılgıt çeken bir fert yaparsa
Edebiyatçılıktan çıkmış olur.
Kısaca insanoğlunun varoluşundan bu yana süregelen iyi-kötü mücadelesini yazması edebiyatçılığı ile alakalıdır. Objektif olması gerekir. Hayatta iyi veya kötü olmaya soyunması insanı yanını ortaya koymasıyla alakalıdır. O zaman da kavganın kendisi olacağından topluma bir şey kazandıramayacağı gibi toplumda kırılma noktaları oluşturmaktan başka bir işlev yapamayacaktır.
(bu konuya devam edeceğim)
Bekir KaleAhıskalı
Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (2)
05 Temmuz 2008
Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (/1)
Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (/1)
Yazar Bekir K. Ahıskalı
27 01 2009
Edebiyat kavganın kendisi değildir. Kavgayı anlatan bir araçtır. Dolayısıyla bakılan pencerenin her iki tarafa eşit mesafede olması gerekmektedir. Kavganın taraflarından birisi olanın edebiyatı kültüre katkı olarak kullanmaktan çıkarıp kendi menfaatleri doğrultusunda kullanacağı muhakkaktır. Edebiyat adına bir kavga verdiğinizi düşünüyorsanız bu kavganın kuralları sizin bakış açınız, yetişme tarzınız, ahlak anlayışınız, beslendiğiniz kaynakların ifşası anlamına gelmektedir.
Edebiyatta kör dövüşü olamaz, sokak kavgası yapamazsınız. Bir an kalemi varlığınızla olmanız gereken yerde ego ve hırsınızla var olursanız bu kavgayı neşrederken, kaleme alırken adil olamayacağınız anlamına gelir. Siz her tartışma ve anlatımda olduğu gibi
Şahsınıza ait birikiminizle yorumlamak durumunda olmanıza rağmen, sizin gibi düşünmeyenleri hakir görüp aşağılıyorsanız ve bu yaptığınızın tek doğru olduğunu konusunda ısrarcı iseniz bu toplum sizin yaşayacağınız bir ortam değildir. Herkesin fikrini beyan ve varsa eğer düşüncesini bir şekilde ifade etme hakkı vardır. Bu fikir ve düşüncelere karşı fikir beyan etme hakkı da karşı tarafa aittir. Bu iki tarafı da gösteren aynada hiç kimse size adalet dayatmasında bulunamayacağı için kendi terazinizi sağlam zeminlere kurmak sizin kendinizle olan adaletinizin tezahürü olacaktır.
Edebiyat hain atların yaptığı gibi koşuyu bırakıp takibini ısırmada değildir. Edebiyatta kimsenin rengini, dilini, düşüncesini, inancını ve inançsızlığını değiştirme hakkınız yoktur. Ancak ve ancak siz kendi renginizin üstünlüğünden (inandığınız ve ikna olduğunuz kadar) bahsedebilirsiniz. Kimseyi laik, dindar, sosyalist, ateist, fasişt diye yaşadığınız topluma kabul etmeme lüksünüz yoktur. Hiç kimse sizin gibi düşünmek zorunda değildir ve sizin gibi düşünmüyor diye Rusya, Amerika, İran gibi kapıların adresine yönlendiremezsiniz. Eğer bunu yapıyorsanız ya görgünüz, ya sosyal yapıyı tamamlayan yanınız, yada (en acı olan yanı da budur) bildikleriniz eksiktir ki bu cehalettir. Cehalet ise kıyafetle sınırlandırılamayacağı için giydiğiniz kıyafetler, sarf ettiğiniz sözcükler bu cehaletiniz kapatmaya yetmeyecektir. Laiklik, sosyalistlik, faşistlik, dindarlık bir yaşam biçimidir asla ve asla yönetim şekli olamazlar. Hiçbir yönetim tamamen sosyalist, tamamen laik, tamamen din kurallarıyla var olamaz. Oluyorsa eğer veya olduğu iddia ediliyorsa bunun adı dikta yönetimidir. Başka uysal sıfatlarla kapatmak akla muhalif bir eylemdir.
Edebiyat illa ki aykırılıkta değildir. Var olmaya çalışılan zeminde sınırları zorlayan ama kuralları olan bir uğraşıdır. Düşünce özgür bırakılmalıdır. Bu özgürlük her kesime hitap etmelidir. Düşüncenin en az eylem kadar suç sayıldığı bir ülkede fikri olgunluğa ermek, toplumsal zeka dediğimiz ortak anlayışla hareket etmek ferdi düşüncenin değil ortak aklın eseridir. Muhalif olmak “benim imzam olmayan her şey eksik veya yanlıştır” düşüncesiyle hareket anlamına gelmez.
Bir toplumda düşünceler ifade edilmeden onanıyorsa ve yine bir toplumda düşünceler ifade edilmeden reddediliyorsa bu toplumun düşünce boyutu yok demektir. Hasta bir ruhun anlayışından öte bir şey değildir bu.
Yine edebiyat eleştirdiğiniz, yorumladığınız veya alkışladığınız düşüncenin ve o düşüncenin sahibinin o düşünceye sahip olduğu zamanı, şartları ve zaman içerisindeki değişimini gözlemlememek hiç değildir. Bunu yapamıyorsanız eğer sizin Kaldırımlar şiiri ile Sakarya Türküsü arasındaki Necip Fazıl’ı, camiye giden Nazım Hikmet ile Rusya’ya sığınan Nazım Hikmet’i, dindeki hoşgörüyü tembihleyen peygamber ile Sivas’ta canlara kıyan kan sevdalıları arasındaki farkı anlayamazsınız.Edebiyat deforme olan, değişen ve çizgisini değiştiren düşünce ve düşünürlerin takibini ve yine bu düşüncelerin kopma noktalarını ele alan bir unsur olmalıdır.
Leyla güzeldir diyen Kays’tı
Leyla en güzeldir diyen Mecnun(deli)
Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (/1)
Yazar Bekir K. Ahıskalı
27 01 2009
Edebiyat kavganın kendisi değildir. Kavgayı anlatan bir araçtır. Dolayısıyla bakılan pencerenin her iki tarafa eşit mesafede olması gerekmektedir. Kavganın taraflarından birisi olanın edebiyatı kültüre katkı olarak kullanmaktan çıkarıp kendi menfaatleri doğrultusunda kullanacağı muhakkaktır. Edebiyat adına bir kavga verdiğinizi düşünüyorsanız bu kavganın kuralları sizin bakış açınız, yetişme tarzınız, ahlak anlayışınız, beslendiğiniz kaynakların ifşası anlamına gelmektedir.
Edebiyatta kör dövüşü olamaz, sokak kavgası yapamazsınız. Bir an kalemi varlığınızla olmanız gereken yerde ego ve hırsınızla var olursanız bu kavgayı neşrederken, kaleme alırken adil olamayacağınız anlamına gelir. Siz her tartışma ve anlatımda olduğu gibi
Şahsınıza ait birikiminizle yorumlamak durumunda olmanıza rağmen, sizin gibi düşünmeyenleri hakir görüp aşağılıyorsanız ve bu yaptığınızın tek doğru olduğunu konusunda ısrarcı iseniz bu toplum sizin yaşayacağınız bir ortam değildir. Herkesin fikrini beyan ve varsa eğer düşüncesini bir şekilde ifade etme hakkı vardır. Bu fikir ve düşüncelere karşı fikir beyan etme hakkı da karşı tarafa aittir. Bu iki tarafı da gösteren aynada hiç kimse size adalet dayatmasında bulunamayacağı için kendi terazinizi sağlam zeminlere kurmak sizin kendinizle olan adaletinizin tezahürü olacaktır.
Edebiyat hain atların yaptığı gibi koşuyu bırakıp takibini ısırmada değildir. Edebiyatta kimsenin rengini, dilini, düşüncesini, inancını ve inançsızlığını değiştirme hakkınız yoktur. Ancak ve ancak siz kendi renginizin üstünlüğünden (inandığınız ve ikna olduğunuz kadar) bahsedebilirsiniz. Kimseyi laik, dindar, sosyalist, ateist, fasişt diye yaşadığınız topluma kabul etmeme lüksünüz yoktur. Hiç kimse sizin gibi düşünmek zorunda değildir ve sizin gibi düşünmüyor diye Rusya, Amerika, İran gibi kapıların adresine yönlendiremezsiniz. Eğer bunu yapıyorsanız ya görgünüz, ya sosyal yapıyı tamamlayan yanınız, yada (en acı olan yanı da budur) bildikleriniz eksiktir ki bu cehalettir. Cehalet ise kıyafetle sınırlandırılamayacağı için giydiğiniz kıyafetler, sarf ettiğiniz sözcükler bu cehaletiniz kapatmaya yetmeyecektir. Laiklik, sosyalistlik, faşistlik, dindarlık bir yaşam biçimidir asla ve asla yönetim şekli olamazlar. Hiçbir yönetim tamamen sosyalist, tamamen laik, tamamen din kurallarıyla var olamaz. Oluyorsa eğer veya olduğu iddia ediliyorsa bunun adı dikta yönetimidir. Başka uysal sıfatlarla kapatmak akla muhalif bir eylemdir.
Edebiyat illa ki aykırılıkta değildir. Var olmaya çalışılan zeminde sınırları zorlayan ama kuralları olan bir uğraşıdır. Düşünce özgür bırakılmalıdır. Bu özgürlük her kesime hitap etmelidir. Düşüncenin en az eylem kadar suç sayıldığı bir ülkede fikri olgunluğa ermek, toplumsal zeka dediğimiz ortak anlayışla hareket etmek ferdi düşüncenin değil ortak aklın eseridir. Muhalif olmak “benim imzam olmayan her şey eksik veya yanlıştır” düşüncesiyle hareket anlamına gelmez.
Bir toplumda düşünceler ifade edilmeden onanıyorsa ve yine bir toplumda düşünceler ifade edilmeden reddediliyorsa bu toplumun düşünce boyutu yok demektir. Hasta bir ruhun anlayışından öte bir şey değildir bu.
Yine edebiyat eleştirdiğiniz, yorumladığınız veya alkışladığınız düşüncenin ve o düşüncenin sahibinin o düşünceye sahip olduğu zamanı, şartları ve zaman içerisindeki değişimini gözlemlememek hiç değildir. Bunu yapamıyorsanız eğer sizin Kaldırımlar şiiri ile Sakarya Türküsü arasındaki Necip Fazıl’ı, camiye giden Nazım Hikmet ile Rusya’ya sığınan Nazım Hikmet’i, dindeki hoşgörüyü tembihleyen peygamber ile Sivas’ta canlara kıyan kan sevdalıları arasındaki farkı anlayamazsınız.Edebiyat deforme olan, değişen ve çizgisini değiştiren düşünce ve düşünürlerin takibini ve yine bu düşüncelerin kopma noktalarını ele alan bir unsur olmalıdır.
Leyla güzeldir diyen Kays’tı
Leyla en güzeldir diyen Mecnun(deli)
Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Sanatı Üzerine düşüncelerim Edebiyat Ne değildir? (/1)
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-10 (SON)
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-10 (SON)
Eleştirmenler yapısalcı ve dilbilim’in temel argümanlarını birbirlerine karıştırmamalıdırlar. Eleştirideki temel yaklaşım, gösterge dizgesinde gösterenle (signifier, işaret eden) gösterilen (signified, işaret edilen’ im) arasında herhangi bir nedenlilik bağı kurulamazken; simgede, gösterenle gösterilen arasındaki ilişki bir benzeşimi, bir nedeni esas alır. Buna göre, gösterge (dolayısıyla sözcük) ile simge aynı değil, ayrı ayrı kavramlardır.
Dilbilimin iki önemli kurucusundan biri olan Saussure’ın yaklaşımı ve temel kavramları Avrupa merkezli çevrelerde neredeyse tamamen kabul edilmiştir. Bu kavrayışa göre dilbilimsel mantık bellidir: Gösterge olan sözcüklerde bu ilişki nedensizliğe, simgede benzeşime dayandığına göre, benim sözcüklere ayrıca simge demem, buradan kalkarak da şiir dilinin “simge dilini parçalamak” esasına dayandığını ileri sürmem temel bir yanlışlık sayılmalıdır. Kesin kanatlara dayanan dar anlayış burada devreye giriyor.
Simge-gösterge ilişkisi böyledir; sözcükler, simge değildir, simge kavramın dışında yer alırlar. Ama tek ve kesin doğru bu mudur? Dilbilim gibi alanlarda böylesine kesin sınırlar var mıdır; yalnız bir bakış açısına göre “doğru” ya da “yanlış”, “kusur” ya da “hata” tayininde bulunulmamalıdır. Deneyselliğe dayalı -tartışmaya tamamen kapalı bile olmayan bilgilerle dilbilim alanının bilgileri aynı türden bilgiler deildirler. Saussure’ya, bu ünlü dilbilimciye dayanarak açıklayacak olursak 20 yüzyılın Avrupa dilbilimi, giderek de göstergebilimi gösterge-simge kavramlarını ve ilişkilerini gerçekten de böyle açıklamıştır.
Roland Barthes’a göre: “Anlam aktarıcı bağıntıyı belirtmek için Saussure, bir nedenlilik düşüncesi içerdiğinde simge’yi hemen bir yana itip bir gösteren ile bir gösterilenin (bir kâğıdın ön yüzüyle arka yüzü gibi) ya da bir işitim imgesiyle bir kavramın birleşimi olarak tanımladığı göstergeyi benimsemiştir. Saussure’ün gösteren ve gösterilen sözcüklerini bulmasına kadar, gösterge (…) anlamı belirsiz bir terim olarak kaldı.” Demek ki simge tartışması o zamanın Avrupa’sında da varmış.. Daha önce de Hegel, bu kavramı benzerlik ilişkisine dayandırmaktaydı.
Böyle konularda tartışmalar elbette kolay kolay bitmez. Uzlaşma tam sağlandı sanılırken yeni bir anlayış çıkar; kavramların dayanakları, sınırları, kaplam ve içlemleri kurcalanmaya başlanır. Çünkü dilbilimin ve göstergebilimin dünyada bir ayağını bu tartışmalar oluştururken, diğer ayağı başka bir yerde ortaya çıkacaktır.
Çağdaş göstergebilimin birincisine Saussure demiştik peki diğeri kimdir?
Diğeri ise Charles Sanders. İşte tartışmanın diğer ayağı başka bir kıtada Amerika’da ortaya çıktı bile.. Peirce, gösterge kuramına. aynı dönemlerde Avrupa’daki gelişmelerden habersiz olarak çalışmıştır. Göstergeleri pek çok üçlüklere göre sınıflama çabası içindedir. Özellikle ilk birkaç üçlemesi ünlüdür. Bu bölümlemeler Amerikan, daha sonra da dünya göstergebiliminde hayli belirleyici olmuştur.
Peirce ünlü ilk üç bölümlemesinin ikinci üçlemesini şöyle açıklar:
1-“İkinci üçlüğe göre, bir gösterge, görüntüsel gösterge (İng. icon),
2- belirti (İng. index) ve
3- simge (İng. symbol) diye adlandırılabilir.
(…) simge, (…) belirttiği şeyi, yalnızca bu anlama geldiğini anlamamız sayesinde belirtmiş olan her söz.”
Mehmet Rifat, 20. Yüzyıl Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları eserinde Peirce’ün kuramını şöyle açıklar: “Daha açıkçası, bir simge, insanlar arasında bir uzlaşmaya dayanan bir göstergedir. Sözgelimi, doğal dillerdeki sözcükler uzlaşmaya dayalı birer simgedir. Çünkü bir sözcük, belirttiği bir şeyi, yalnızca o anlama geldiğini anlamamız sayesinde belirtmiş olur.”
Yine Fatma Erkman 1987 yılında yayınladığı Göstergebilime Giriş isimli eserindeder ki “(Peirce’e göre) Bir dilin sözcükleri simge sınıfına girer”
Aynı eserin yenilenmiş 2005 baskısında ise “Simge (symbol): Simge, temsil ettiği şeyle olan ilişkisini bir uzlaşım sonucu kurar. Peirce’ün simge anlayışı, Saussure’ün gösterge anlayışı ile örtüşür. Sözlükteki her sözcük, bir uzlaşıma dayanır, dolayısıyla simgedir.” demektedir.
Demek ki Peirce’e göre, sözcükler, birer simgedir. Saussure’ün dilsel göstergesine, Pierce, simge demektedir. İki alıntı daha yapalım. Roland Barthes der ki “Simgenin Peirce’de benzerliğe dayanmamasının nedeni, görüntüsel göstergenin bu özelliği taşıyabilmesidir.”
Yine “Simgeyi inceleyen Ch. S. Pierce bunun da iki temel özelliği olduğunu görür. (…) sözlü dil simgeye iyi bir örnektir.(…) Ch. S. Peirce’ün belirttiği gibi, ‘vermek’, ‘kuş’, ‘evlilik’, ‘düğün’ gibi sıradan her sözcük bir simge örneğidir.” (bu ifadeler Prof. Dr. Zeynel Kıran-Prof. Dr. Ayşe Eziler Kıran, Dilbilime Giriş, isimli eserinde geçmektedir.)
Şimdi bu bölümün temel, aynı zamanda tek eleştiri noktasını gelelim: “yapısalcı dilbilimin temel argümanlarını birbirine karıştırma”nın sonucu “gösteren ya da dil göstergesiyle simgeyi bir ve aynı şey” saymaktan dolayıdır. Ama Peirce’çü anlayışına göre bu kabullenişte kusur ya da hata, dolayısıyla zihin sürçmesi, temel argümanları karıştırma yok. Çünkü Peirce’çü anlayışta dil göstergesi ile simge yaklaşık olarak bir ve aynı kavram sayılır. Simge oluşumunda benzeşme temeli yer almaz benzeşme, simgenin değil, görsel göstergenin varoluş biçimidir. Saussure’cü, anlayış, gösteren-gösterilen ilişkisinde göstergeyi nedensizliğe, simgeyi benzeşime dayandırarak ayrı ayrı kavramlaştırırken; Peirce’cü anlayış kuramını,. simge kavramına dilsel göstergeyi de katarak bu yaklaşımının dışında, farklı biçimde oluşturur.
İşte size iki ayrı “doğru” kuramı, iki ayrı dilbilim-göstergebilim disiplini.
Dilbilimde, tek bir disiplini mutlak, dolayısıyla tek doğru yöntem olarak kabul etmek yerine, birden çok disiplinin varlığını göz önüne almak gerekiyor.
Kendi dar sınırları içinde tutarlıdır. Ama şunu söyleyebiliriz: Doğrulama zeminini yalnız bir yaklaşıma bağlamıştır. İnceleme ve eleştiri yazılarında hangi anlayışa göre davrandığımızı baştan söylemeliyiz. Deneme yazılarında her zaman açıklama yapmak belki gerekmez. Uzun zaman yazı dünyasındaysak, anlayışımızı her yazımızda yineleyip durmamız da gerekmeyebilir.
Birini eleştirirken kendini Saussure’cü anlayışla sınırlayarak “doğru”, “yanlış”, “kusur”, “hata” saptayımlarında bulunduğu için Alphan Akgül’ü elbette “yapısalcı dilbilimim temel argümanlarını birbirine karıştırmış” olmakla suçlayamayız. Kitabımızı belli bir yönteme ya da anlayışa dayanarak yazmışsak, bakışımızı belli eden disiplini açıklamamız da gerekli olmayabilir.
Önsözünü George Thomson’un yazdığı Christopher Caudwell’ın “şiirin kaynakları üzerine bir inceleme” alt başlığını taşıyan ünlü Yanılsama ve Gerçeklik kitabını inceleyenler bu yolun kullanıldığını göreceklerdir.
Saussure’ü reddedip Peirce’ü benimseme derdinde değilim.Benim derdim, apısalcılıkla, yapısalcılığın şu ya da bu yaklaşımıyla ilgili olmaktan çok, her dilbilim-göstergebilim disiplininin açtığı ufuklardan, olanaklardan, kazandırdığı kavramlardan yararlanmaya dönüktür. Benim asıl dedim anlamlar dünyasıyla, toplum-dil diyalektiğiyle, dilin diyalektik işleyişiyle ilgilidir
Yine okuyucumun Christopher Caudwell’ın söylediklerini araştırmalarının kendilerine fayda sağlayacağı kanaatindeyim. Bu konuda artacak ve yenilenecek olan bilgimle birlikte bu konuya ekler yapabilirim.
Bekir Kale Ahıskalı
Eylül 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-10-son
Eleştirmenler yapısalcı ve dilbilim’in temel argümanlarını birbirlerine karıştırmamalıdırlar. Eleştirideki temel yaklaşım, gösterge dizgesinde gösterenle (signifier, işaret eden) gösterilen (signified, işaret edilen’ im) arasında herhangi bir nedenlilik bağı kurulamazken; simgede, gösterenle gösterilen arasındaki ilişki bir benzeşimi, bir nedeni esas alır. Buna göre, gösterge (dolayısıyla sözcük) ile simge aynı değil, ayrı ayrı kavramlardır.
Dilbilimin iki önemli kurucusundan biri olan Saussure’ın yaklaşımı ve temel kavramları Avrupa merkezli çevrelerde neredeyse tamamen kabul edilmiştir. Bu kavrayışa göre dilbilimsel mantık bellidir: Gösterge olan sözcüklerde bu ilişki nedensizliğe, simgede benzeşime dayandığına göre, benim sözcüklere ayrıca simge demem, buradan kalkarak da şiir dilinin “simge dilini parçalamak” esasına dayandığını ileri sürmem temel bir yanlışlık sayılmalıdır. Kesin kanatlara dayanan dar anlayış burada devreye giriyor.
Simge-gösterge ilişkisi böyledir; sözcükler, simge değildir, simge kavramın dışında yer alırlar. Ama tek ve kesin doğru bu mudur? Dilbilim gibi alanlarda böylesine kesin sınırlar var mıdır; yalnız bir bakış açısına göre “doğru” ya da “yanlış”, “kusur” ya da “hata” tayininde bulunulmamalıdır. Deneyselliğe dayalı -tartışmaya tamamen kapalı bile olmayan bilgilerle dilbilim alanının bilgileri aynı türden bilgiler deildirler. Saussure’ya, bu ünlü dilbilimciye dayanarak açıklayacak olursak 20 yüzyılın Avrupa dilbilimi, giderek de göstergebilimi gösterge-simge kavramlarını ve ilişkilerini gerçekten de böyle açıklamıştır.
Roland Barthes’a göre: “Anlam aktarıcı bağıntıyı belirtmek için Saussure, bir nedenlilik düşüncesi içerdiğinde simge’yi hemen bir yana itip bir gösteren ile bir gösterilenin (bir kâğıdın ön yüzüyle arka yüzü gibi) ya da bir işitim imgesiyle bir kavramın birleşimi olarak tanımladığı göstergeyi benimsemiştir. Saussure’ün gösteren ve gösterilen sözcüklerini bulmasına kadar, gösterge (…) anlamı belirsiz bir terim olarak kaldı.” Demek ki simge tartışması o zamanın Avrupa’sında da varmış.. Daha önce de Hegel, bu kavramı benzerlik ilişkisine dayandırmaktaydı.
Böyle konularda tartışmalar elbette kolay kolay bitmez. Uzlaşma tam sağlandı sanılırken yeni bir anlayış çıkar; kavramların dayanakları, sınırları, kaplam ve içlemleri kurcalanmaya başlanır. Çünkü dilbilimin ve göstergebilimin dünyada bir ayağını bu tartışmalar oluştururken, diğer ayağı başka bir yerde ortaya çıkacaktır.
Çağdaş göstergebilimin birincisine Saussure demiştik peki diğeri kimdir?
Diğeri ise Charles Sanders. İşte tartışmanın diğer ayağı başka bir kıtada Amerika’da ortaya çıktı bile.. Peirce, gösterge kuramına. aynı dönemlerde Avrupa’daki gelişmelerden habersiz olarak çalışmıştır. Göstergeleri pek çok üçlüklere göre sınıflama çabası içindedir. Özellikle ilk birkaç üçlemesi ünlüdür. Bu bölümlemeler Amerikan, daha sonra da dünya göstergebiliminde hayli belirleyici olmuştur.
Peirce ünlü ilk üç bölümlemesinin ikinci üçlemesini şöyle açıklar:
1-“İkinci üçlüğe göre, bir gösterge, görüntüsel gösterge (İng. icon),
2- belirti (İng. index) ve
3- simge (İng. symbol) diye adlandırılabilir.
(…) simge, (…) belirttiği şeyi, yalnızca bu anlama geldiğini anlamamız sayesinde belirtmiş olan her söz.”
Mehmet Rifat, 20. Yüzyıl Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları eserinde Peirce’ün kuramını şöyle açıklar: “Daha açıkçası, bir simge, insanlar arasında bir uzlaşmaya dayanan bir göstergedir. Sözgelimi, doğal dillerdeki sözcükler uzlaşmaya dayalı birer simgedir. Çünkü bir sözcük, belirttiği bir şeyi, yalnızca o anlama geldiğini anlamamız sayesinde belirtmiş olur.”
Yine Fatma Erkman 1987 yılında yayınladığı Göstergebilime Giriş isimli eserindeder ki “(Peirce’e göre) Bir dilin sözcükleri simge sınıfına girer”
Aynı eserin yenilenmiş 2005 baskısında ise “Simge (symbol): Simge, temsil ettiği şeyle olan ilişkisini bir uzlaşım sonucu kurar. Peirce’ün simge anlayışı, Saussure’ün gösterge anlayışı ile örtüşür. Sözlükteki her sözcük, bir uzlaşıma dayanır, dolayısıyla simgedir.” demektedir.
Demek ki Peirce’e göre, sözcükler, birer simgedir. Saussure’ün dilsel göstergesine, Pierce, simge demektedir. İki alıntı daha yapalım. Roland Barthes der ki “Simgenin Peirce’de benzerliğe dayanmamasının nedeni, görüntüsel göstergenin bu özelliği taşıyabilmesidir.”
Yine “Simgeyi inceleyen Ch. S. Pierce bunun da iki temel özelliği olduğunu görür. (…) sözlü dil simgeye iyi bir örnektir.(…) Ch. S. Peirce’ün belirttiği gibi, ‘vermek’, ‘kuş’, ‘evlilik’, ‘düğün’ gibi sıradan her sözcük bir simge örneğidir.” (bu ifadeler Prof. Dr. Zeynel Kıran-Prof. Dr. Ayşe Eziler Kıran, Dilbilime Giriş, isimli eserinde geçmektedir.)
Şimdi bu bölümün temel, aynı zamanda tek eleştiri noktasını gelelim: “yapısalcı dilbilimin temel argümanlarını birbirine karıştırma”nın sonucu “gösteren ya da dil göstergesiyle simgeyi bir ve aynı şey” saymaktan dolayıdır. Ama Peirce’çü anlayışına göre bu kabullenişte kusur ya da hata, dolayısıyla zihin sürçmesi, temel argümanları karıştırma yok. Çünkü Peirce’çü anlayışta dil göstergesi ile simge yaklaşık olarak bir ve aynı kavram sayılır. Simge oluşumunda benzeşme temeli yer almaz benzeşme, simgenin değil, görsel göstergenin varoluş biçimidir. Saussure’cü, anlayış, gösteren-gösterilen ilişkisinde göstergeyi nedensizliğe, simgeyi benzeşime dayandırarak ayrı ayrı kavramlaştırırken; Peirce’cü anlayış kuramını,. simge kavramına dilsel göstergeyi de katarak bu yaklaşımının dışında, farklı biçimde oluşturur.
İşte size iki ayrı “doğru” kuramı, iki ayrı dilbilim-göstergebilim disiplini.
Dilbilimde, tek bir disiplini mutlak, dolayısıyla tek doğru yöntem olarak kabul etmek yerine, birden çok disiplinin varlığını göz önüne almak gerekiyor.
Kendi dar sınırları içinde tutarlıdır. Ama şunu söyleyebiliriz: Doğrulama zeminini yalnız bir yaklaşıma bağlamıştır. İnceleme ve eleştiri yazılarında hangi anlayışa göre davrandığımızı baştan söylemeliyiz. Deneme yazılarında her zaman açıklama yapmak belki gerekmez. Uzun zaman yazı dünyasındaysak, anlayışımızı her yazımızda yineleyip durmamız da gerekmeyebilir.
Birini eleştirirken kendini Saussure’cü anlayışla sınırlayarak “doğru”, “yanlış”, “kusur”, “hata” saptayımlarında bulunduğu için Alphan Akgül’ü elbette “yapısalcı dilbilimim temel argümanlarını birbirine karıştırmış” olmakla suçlayamayız. Kitabımızı belli bir yönteme ya da anlayışa dayanarak yazmışsak, bakışımızı belli eden disiplini açıklamamız da gerekli olmayabilir.
Önsözünü George Thomson’un yazdığı Christopher Caudwell’ın “şiirin kaynakları üzerine bir inceleme” alt başlığını taşıyan ünlü Yanılsama ve Gerçeklik kitabını inceleyenler bu yolun kullanıldığını göreceklerdir.
Saussure’ü reddedip Peirce’ü benimseme derdinde değilim.Benim derdim, apısalcılıkla, yapısalcılığın şu ya da bu yaklaşımıyla ilgili olmaktan çok, her dilbilim-göstergebilim disiplininin açtığı ufuklardan, olanaklardan, kazandırdığı kavramlardan yararlanmaya dönüktür. Benim asıl dedim anlamlar dünyasıyla, toplum-dil diyalektiğiyle, dilin diyalektik işleyişiyle ilgilidir
Yine okuyucumun Christopher Caudwell’ın söylediklerini araştırmalarının kendilerine fayda sağlayacağı kanaatindeyim. Bu konuda artacak ve yenilenecek olan bilgimle birlikte bu konuya ekler yapabilirim.
Bekir Kale Ahıskalı
Eylül 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-10-son
Etiketler:
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-10 (SON)
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-9
Vakitlilik ve Geçlik kavramlarına başlamadan önce yapılan tespitlerin sadece doğru yanlış kusur olarak mı tanımlanmaları gerektiği yoksa bir başka tanım daha getirilebilir mi bunu açıklamak istiyorum.
Her alanda olduğu gibi eleştirmenlik ve hatta yorumculukta evrensel doğru denilen keskin çizgilerle sınırlandırılmış tanımlamalar vardır. Yanlış için aynı şeyi söylemek istemiyorum ama genel tanımlamalar itibariyle yanlış kavramının da sınırları mevcuttur. Bunların dışında yapılanların veya eksik yapılanların ise kusur tanımına dahil edildiğini biliyoruz. Peki bu kesin ve kalın çizgilerin dışına çıkmamak gerektiğini düşünecek olursak bir sanat türünün yeniliğinin gerçekleştirildiğini görmek nasıl mümkün olacaktır. O zaman bu kesin çizgilerin olabildiğince esnetilmesi ve farklı yapılanların kusur tanımından (en azından bazılarının) çıkarılıp yenilik ve akım tanımına dahil edilmesi gerekmez mi?
Bu bağlamda vakitlilik ve geçlik kavramlarına bir yenisini daha ekleyip erkenlik kavramı eklemek gerekir mi?
Bana göre erkenlik kavramı yenilik ve yeni oluşum tanımının içine sokulması gerekir. Vakitlilikse devrinde zamanında ve toplumun haz ve beğenisi adına yapılmış sanat icrasıdır. Bu da sınırları zorlayarak erkenlik tanımlamasına yakın bir çizgide seyretmediği sürece geçlik kavramına yakın bir tanımlamaya tabi tutulacaktır. O zaman vakitlilik devrin idrak ve izanının en üst seviyesine hitap etmek, geçlikse toplumun izan ve idrakinin doyuma ulaştığı bir alanda sıradanlıkları icra etmek manasına geleceğinden daima erkenlikle vakitlilik arasında bir yerde seyahat etmek zorundadır. Bu tanımlamalar icracılar yönüyledir.
Eleştirmenleri bu tanımlamalar sokmamız mümkün değildir. Sanat ve yapıt kendi devrini aşıp gelecek nesillere hitap edecek şekilde olmadıktan sonra önemini yitireceğinden eleştirmenler inceledikleri, irdeledikleri, eleştirdikleri yapıtları değerlendirirlerken o sanatın kendi devrindeki durumunuda dikkate alarak esnek davranmalıdırlar. Baş yapıtlar devrin ve toplumların o baskıcı engelleyici ve öğütücü çarkları geçip gelebildiklerinden bu tanımlamalar baş yapıtlar için yapılamazsa da her sanat eserinin, her yapıtın kendi devrine göre ve emsallerine göre bir kıymet-i harbiyesi vardır.
Devrin özellikleri dikkate alınmadan eleştirilen yapıtların eleştirileri eksik kalacaktır. Bütün bunları dikkate alacak olan eleştirmenler ikna edici ve belagatli olmak zorundadırlar. Geç Dönem Üslubu (spatstil) diye tanımlayabileceğimiz bir evre daha vardır ki sanatı icra eden devrinin son dönemlerine ait eserler vermesi olmakla birlikte devrinin ötesine geçmek diyecek olursak aklımıza “yaş ilerledikçe bilgelik artar mı?” sorusu gelecektir. Bu soruyu kendime kaç kez sorduğumu hatırlamıyorum. Artan bilgelik aynı zamanda kesin kanaat ve sınırlar getirmez mi? Bu sorunun kendi indimdeki cevabı evettir. Hem icra edilen türde kesin kanaat ve çizgiler meydana getirecektir hem de icra edilenin yanlış ve kusurlu olduğuna dair. Yani yaş ilerledikle illa da uzlaşma ve çözüm gelmez. Uzlaşmazlık, güçlük ve çözüme ulaşmayan bir çelişki şeklinde ortaya çıkan sanatsal geçlik örnekleri. Bana göre de o çok parçalı ve her konuda söz söyleyen külliyatıyla Adornu başlı başına bir geç dönem figürüdür. (Edward Said’de bunu ifade eder). Çünkü Adorno zamanın benimsememiş onun ruhuyla savaşmış ve asla uyuşmamıştır.
Aynı şekilde, Richard Strauss içinde bunu söyleyebiliriz. Onu denetimsiz ve zamanının itibar gören ekollerinden hiçbirine dahil edilemez yanlarıyla geç dönem gelenekçiliğinde bulur. Mozart’ın yazdığı son operalardan biri olan Cosi fan tutte’ı da (Bütün Kadınlar Bunu Yapar, ölümünden bir yıl önce yapmıştır) bütün yüzeyselliğinin ve şımarıklığının altında, kesin bir şekilde çizilmiş sınırlarını aşmadan krizdeki toplumun yozlaşmasına ışık tutan bir geç dönem rahatsızlığının ürünüdür.
Bana göre geç dönem olgunluk ve dinginliğin değil, tekinsizlik ve uzlaştırılamazlığın üslubudur. Tamamlanmış ve vaktinde yayımlanmış bir Geç Dönem Üslubu’nun aynı çekiciliği ve ironiyi taşıyacağını iddia edemeyiz. Bu geç dönem eserlerinin hemen hepsi sonradan yayınlanmışlardır. Türk edebiyatı özelinde düşünürsek; Yahya Kemal, Aldülhak Şinasi Hisar, Nazım Hikmet, Oğuz Atay gibi bir çok yapıt ve şair ve yazar geç dönem üslubunun çekiciliğinde değerlendirilebilir.
Yapısalcı ve dilbilim’in argümanlarını birbirine karıştıran eleştirmenler ile devam edeceğim.
Bekir Kale Ahıskalı
Eylül 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-9
Her alanda olduğu gibi eleştirmenlik ve hatta yorumculukta evrensel doğru denilen keskin çizgilerle sınırlandırılmış tanımlamalar vardır. Yanlış için aynı şeyi söylemek istemiyorum ama genel tanımlamalar itibariyle yanlış kavramının da sınırları mevcuttur. Bunların dışında yapılanların veya eksik yapılanların ise kusur tanımına dahil edildiğini biliyoruz. Peki bu kesin ve kalın çizgilerin dışına çıkmamak gerektiğini düşünecek olursak bir sanat türünün yeniliğinin gerçekleştirildiğini görmek nasıl mümkün olacaktır. O zaman bu kesin çizgilerin olabildiğince esnetilmesi ve farklı yapılanların kusur tanımından (en azından bazılarının) çıkarılıp yenilik ve akım tanımına dahil edilmesi gerekmez mi?
Bu bağlamda vakitlilik ve geçlik kavramlarına bir yenisini daha ekleyip erkenlik kavramı eklemek gerekir mi?
Bana göre erkenlik kavramı yenilik ve yeni oluşum tanımının içine sokulması gerekir. Vakitlilikse devrinde zamanında ve toplumun haz ve beğenisi adına yapılmış sanat icrasıdır. Bu da sınırları zorlayarak erkenlik tanımlamasına yakın bir çizgide seyretmediği sürece geçlik kavramına yakın bir tanımlamaya tabi tutulacaktır. O zaman vakitlilik devrin idrak ve izanının en üst seviyesine hitap etmek, geçlikse toplumun izan ve idrakinin doyuma ulaştığı bir alanda sıradanlıkları icra etmek manasına geleceğinden daima erkenlikle vakitlilik arasında bir yerde seyahat etmek zorundadır. Bu tanımlamalar icracılar yönüyledir.
Eleştirmenleri bu tanımlamalar sokmamız mümkün değildir. Sanat ve yapıt kendi devrini aşıp gelecek nesillere hitap edecek şekilde olmadıktan sonra önemini yitireceğinden eleştirmenler inceledikleri, irdeledikleri, eleştirdikleri yapıtları değerlendirirlerken o sanatın kendi devrindeki durumunuda dikkate alarak esnek davranmalıdırlar. Baş yapıtlar devrin ve toplumların o baskıcı engelleyici ve öğütücü çarkları geçip gelebildiklerinden bu tanımlamalar baş yapıtlar için yapılamazsa da her sanat eserinin, her yapıtın kendi devrine göre ve emsallerine göre bir kıymet-i harbiyesi vardır.
Devrin özellikleri dikkate alınmadan eleştirilen yapıtların eleştirileri eksik kalacaktır. Bütün bunları dikkate alacak olan eleştirmenler ikna edici ve belagatli olmak zorundadırlar. Geç Dönem Üslubu (spatstil) diye tanımlayabileceğimiz bir evre daha vardır ki sanatı icra eden devrinin son dönemlerine ait eserler vermesi olmakla birlikte devrinin ötesine geçmek diyecek olursak aklımıza “yaş ilerledikçe bilgelik artar mı?” sorusu gelecektir. Bu soruyu kendime kaç kez sorduğumu hatırlamıyorum. Artan bilgelik aynı zamanda kesin kanaat ve sınırlar getirmez mi? Bu sorunun kendi indimdeki cevabı evettir. Hem icra edilen türde kesin kanaat ve çizgiler meydana getirecektir hem de icra edilenin yanlış ve kusurlu olduğuna dair. Yani yaş ilerledikle illa da uzlaşma ve çözüm gelmez. Uzlaşmazlık, güçlük ve çözüme ulaşmayan bir çelişki şeklinde ortaya çıkan sanatsal geçlik örnekleri. Bana göre de o çok parçalı ve her konuda söz söyleyen külliyatıyla Adornu başlı başına bir geç dönem figürüdür. (Edward Said’de bunu ifade eder). Çünkü Adorno zamanın benimsememiş onun ruhuyla savaşmış ve asla uyuşmamıştır.
Aynı şekilde, Richard Strauss içinde bunu söyleyebiliriz. Onu denetimsiz ve zamanının itibar gören ekollerinden hiçbirine dahil edilemez yanlarıyla geç dönem gelenekçiliğinde bulur. Mozart’ın yazdığı son operalardan biri olan Cosi fan tutte’ı da (Bütün Kadınlar Bunu Yapar, ölümünden bir yıl önce yapmıştır) bütün yüzeyselliğinin ve şımarıklığının altında, kesin bir şekilde çizilmiş sınırlarını aşmadan krizdeki toplumun yozlaşmasına ışık tutan bir geç dönem rahatsızlığının ürünüdür.
Bana göre geç dönem olgunluk ve dinginliğin değil, tekinsizlik ve uzlaştırılamazlığın üslubudur. Tamamlanmış ve vaktinde yayımlanmış bir Geç Dönem Üslubu’nun aynı çekiciliği ve ironiyi taşıyacağını iddia edemeyiz. Bu geç dönem eserlerinin hemen hepsi sonradan yayınlanmışlardır. Türk edebiyatı özelinde düşünürsek; Yahya Kemal, Aldülhak Şinasi Hisar, Nazım Hikmet, Oğuz Atay gibi bir çok yapıt ve şair ve yazar geç dönem üslubunun çekiciliğinde değerlendirilebilir.
Yapısalcı ve dilbilim’in argümanlarını birbirine karıştıran eleştirmenler ile devam edeceğim.
Bekir Kale Ahıskalı
Eylül 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-9
Etiketler:
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-9
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-8
Simge ve sembol
Şiir eleştirisine kalkışan kimsenin yapacağı ilk iş, elinden geldiğince şairin duyarlık düzeyine yakın bir konum edinmek, oradan sezgi, çağrışım andırışma vb. yollara başvurarak varacağı yargıları, gerektiğinde kanıtlayıcı örneklerle destekleyerek tutarlı bir biçimde sunmaktır. Ne eksik ne fazla olmamalıdır. Yoksa eleştirmen şiire, şaire yüklediği ödevle, işlevle iyice tehlikeli bir mecraya girer ki eleştirmen bu durumda kendini haklı çıkarma adına yanlış tanımlamalar ve saptamalar yaparak şiiri ve dolayısıyla şairi zemmetmek noktasına bile varabilir. . Örneğin yazar, şairin amaçlarından birinin de toplumu eğitmek, aydınlatmak olduğunu söylemek bu türden bir iddiada bulunmak, daha baştan, şiire dar bir çerçeve çizmek, ona yapısının çok da müsait olmadığı görevler yüklemek, onu toplumculuğa angaje etmek demek olacaktır. Ayrıca, böyle bir yaklaşımla şiire baktığınızda, çözüm yolları arama, insanları belirli doğrultulara yönlendirme çabasına girişmez gerekçesiyle şaire olmadık bir yükümlülük yüklersiniz. Okumuş olduğumuz eleştirmen ve yorumcuların yanılgılarında biri de satır
aralarında ima yollu söyledikleri sözlerde ortaya çıkar ki, yazarın şiiri sosyalist devrimcinin adeta halk kitlelerini avlamak için kullanacağı bir yem olarak görmek ve göstermekten öte bir amaç taşımamaktadırlar.
Şiir bilgisinde de eksiklikleri olanlar eleştiri ve yorum yazmamalıdırlar. Örneğin, bazı eleştirmen, yorumcu ve hatta okuyucu nazarında imge ile simge aynı şeydir. Bu yargıya varmak için eleştirmen ve yorumcuların genellikle uzak çağrışımlı imgeler/simgeler kullanan şair ifadesi gibi bir ifade kullanmaları bile kâfidir. Bu hususta kurdukları her cümle, başlı başına bir yazıyı, ayrı bir tartışmayı gerektirir ki bu da şiir ve yazı adına hem talihsizlik hem de karmaşa demektir.
Sözgelimi şu ifadeye bakalım: her imgenin asıl anlamından başka göreli ve mecazi anlamından da yararlanmakta. İmgenin asıl anlamıyla kastedilen nedir? Bir söz imge katına yükselmişse, yer aldığı dize içinde okurda neyi çağrıştırıyorsa anlamı odur. İmge sembolizmi gibi ne anlama geldiğini izahta güçlük çektiğimiz karmaşık tabirlerle birlikte imgelerin sembolik olanları çift anlamlıdır ya da imgeler sözlük anlamlarıyla olayları, durumları, nesneleri; sembolik anlamlarıyla şairin dünya görüşünü verirler türünden yargı cümleleri, eleştirmen ve yorumcuların imge konusunda bilgilerinin eksik ve kafalarının karışık olduğu manasına gelmektedir. Gerçi, bu hususta kafası karışık olanlar sadece günümüz eleştirmenleri değillerdir İşin tuhafı vahimi bu ifadeler, Nâzım Hikmet in 835 Satır kitabındaki şiirler açıklanırken kullanılmıştır hatta, Tanpınar’ ın kısıtlı imge dağarcığı da vurgulanmıştır.
Simge, kısaca toplumsal bellekte neredeyse anlamı değişmez, o topluma özgü karşılığı olan işaret, söz anlamına gelir. Bir kelimenin sembolleşmesi birdenbire olmaz. Bir toplumun hafızası mesabesinde olan tarihî akış içinde (yüz)yılları bulur. İmge ise bir kelimenin veya kelimeler grubunun, belirtme, gösterme ve adlandırma gücüne /yeteneğine göre geçici anlamlarda kullanılmasıdır. Bir simge, hemen her okuyucu ve dinleyicide neredeyse aynı anlamla karşılık bulur, aynı çağrışımı yapar. İmgenin ise kalıcı ve değişmez bir anlamı yoktur. İmge katına yükselen kelime veya kelimeler, içinde bulunduğu bağlama ve bağdaştırmalara göre her bir okuyucu ve dinleyicide farklı çağrışımlar uyandırabilir. Dahası bu çoklu çağrışımlar şiir için bir zenginlik sayılır ve şairin başarı hanesine kaydedilir.
Eleştirmenler incelemelerine konu edindikleri şiir kitaplarındaki metinleri çözümlemek, yorumlamak yerine açıklama yolunu tercih ediyorlar ki bu çeşit bir ameliye iyi bir şiirin hemen hemen ölümü demektir. Şiirin açıklaması yapılmamalı kanaatini taşıyorum. Hatta belirleme şiir incelemesinde pek yer almamalıdır. Bunlar yapıldığı zaman örneğin bir şiirde izahat ve belirleme olduğu zaman bu şiiri karşıt görüşlü birinin okuma ya da beğenme şansı olmayacaktır. Bu da şiir okuyucusunu kutuplaştırmak anlamına gelecektir. Oysa ki Afşar Timuçin’in Ağıt şiirinde geçen ölen bir çocuğun anlatıldığı hikaye açıklanma yoluna gidilirse imgelerin değişik anlamları araştırıldığında, çocuğun öldürülen bir devrimci genç olduğu anlatılmaya kalkılırsa o güzelim Ağıt şiiri perişan edilmiş olur ki böyle bir açıklamadan sonra, şiiri devrimci olmayan birinin okuma ya da beğenme şansı olmayacaktır.
Devam edeceğim
Bekir Kale Ahıskalı
Eylül 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-8
Şiir eleştirisine kalkışan kimsenin yapacağı ilk iş, elinden geldiğince şairin duyarlık düzeyine yakın bir konum edinmek, oradan sezgi, çağrışım andırışma vb. yollara başvurarak varacağı yargıları, gerektiğinde kanıtlayıcı örneklerle destekleyerek tutarlı bir biçimde sunmaktır. Ne eksik ne fazla olmamalıdır. Yoksa eleştirmen şiire, şaire yüklediği ödevle, işlevle iyice tehlikeli bir mecraya girer ki eleştirmen bu durumda kendini haklı çıkarma adına yanlış tanımlamalar ve saptamalar yaparak şiiri ve dolayısıyla şairi zemmetmek noktasına bile varabilir. . Örneğin yazar, şairin amaçlarından birinin de toplumu eğitmek, aydınlatmak olduğunu söylemek bu türden bir iddiada bulunmak, daha baştan, şiire dar bir çerçeve çizmek, ona yapısının çok da müsait olmadığı görevler yüklemek, onu toplumculuğa angaje etmek demek olacaktır. Ayrıca, böyle bir yaklaşımla şiire baktığınızda, çözüm yolları arama, insanları belirli doğrultulara yönlendirme çabasına girişmez gerekçesiyle şaire olmadık bir yükümlülük yüklersiniz. Okumuş olduğumuz eleştirmen ve yorumcuların yanılgılarında biri de satır
aralarında ima yollu söyledikleri sözlerde ortaya çıkar ki, yazarın şiiri sosyalist devrimcinin adeta halk kitlelerini avlamak için kullanacağı bir yem olarak görmek ve göstermekten öte bir amaç taşımamaktadırlar.
Şiir bilgisinde de eksiklikleri olanlar eleştiri ve yorum yazmamalıdırlar. Örneğin, bazı eleştirmen, yorumcu ve hatta okuyucu nazarında imge ile simge aynı şeydir. Bu yargıya varmak için eleştirmen ve yorumcuların genellikle uzak çağrışımlı imgeler/simgeler kullanan şair ifadesi gibi bir ifade kullanmaları bile kâfidir. Bu hususta kurdukları her cümle, başlı başına bir yazıyı, ayrı bir tartışmayı gerektirir ki bu da şiir ve yazı adına hem talihsizlik hem de karmaşa demektir.
Sözgelimi şu ifadeye bakalım: her imgenin asıl anlamından başka göreli ve mecazi anlamından da yararlanmakta. İmgenin asıl anlamıyla kastedilen nedir? Bir söz imge katına yükselmişse, yer aldığı dize içinde okurda neyi çağrıştırıyorsa anlamı odur. İmge sembolizmi gibi ne anlama geldiğini izahta güçlük çektiğimiz karmaşık tabirlerle birlikte imgelerin sembolik olanları çift anlamlıdır ya da imgeler sözlük anlamlarıyla olayları, durumları, nesneleri; sembolik anlamlarıyla şairin dünya görüşünü verirler türünden yargı cümleleri, eleştirmen ve yorumcuların imge konusunda bilgilerinin eksik ve kafalarının karışık olduğu manasına gelmektedir. Gerçi, bu hususta kafası karışık olanlar sadece günümüz eleştirmenleri değillerdir İşin tuhafı vahimi bu ifadeler, Nâzım Hikmet in 835 Satır kitabındaki şiirler açıklanırken kullanılmıştır hatta, Tanpınar’ ın kısıtlı imge dağarcığı da vurgulanmıştır.
Simge, kısaca toplumsal bellekte neredeyse anlamı değişmez, o topluma özgü karşılığı olan işaret, söz anlamına gelir. Bir kelimenin sembolleşmesi birdenbire olmaz. Bir toplumun hafızası mesabesinde olan tarihî akış içinde (yüz)yılları bulur. İmge ise bir kelimenin veya kelimeler grubunun, belirtme, gösterme ve adlandırma gücüne /yeteneğine göre geçici anlamlarda kullanılmasıdır. Bir simge, hemen her okuyucu ve dinleyicide neredeyse aynı anlamla karşılık bulur, aynı çağrışımı yapar. İmgenin ise kalıcı ve değişmez bir anlamı yoktur. İmge katına yükselen kelime veya kelimeler, içinde bulunduğu bağlama ve bağdaştırmalara göre her bir okuyucu ve dinleyicide farklı çağrışımlar uyandırabilir. Dahası bu çoklu çağrışımlar şiir için bir zenginlik sayılır ve şairin başarı hanesine kaydedilir.
Eleştirmenler incelemelerine konu edindikleri şiir kitaplarındaki metinleri çözümlemek, yorumlamak yerine açıklama yolunu tercih ediyorlar ki bu çeşit bir ameliye iyi bir şiirin hemen hemen ölümü demektir. Şiirin açıklaması yapılmamalı kanaatini taşıyorum. Hatta belirleme şiir incelemesinde pek yer almamalıdır. Bunlar yapıldığı zaman örneğin bir şiirde izahat ve belirleme olduğu zaman bu şiiri karşıt görüşlü birinin okuma ya da beğenme şansı olmayacaktır. Bu da şiir okuyucusunu kutuplaştırmak anlamına gelecektir. Oysa ki Afşar Timuçin’in Ağıt şiirinde geçen ölen bir çocuğun anlatıldığı hikaye açıklanma yoluna gidilirse imgelerin değişik anlamları araştırıldığında, çocuğun öldürülen bir devrimci genç olduğu anlatılmaya kalkılırsa o güzelim Ağıt şiiri perişan edilmiş olur ki böyle bir açıklamadan sonra, şiiri devrimci olmayan birinin okuma ya da beğenme şansı olmayacaktır.
Devam edeceğim
Bekir Kale Ahıskalı
Eylül 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-8
Etiketler:
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-8
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-7
Bir Şiir Nasıl Okunur?
Bir şiiri okumaya başlayan kişi ilk önce unvan ve mesleğini bir kenara bıraktıktan sonra baştan sona okumalı empati yaparak şairin neyi? Nasıl? Anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışmak durumundadır. Aksi taktirde şiir şairin anlatmak istediğinden daha eksik anlaşılacak ve kural koyucu ve betimleyici eleştirmen ve yorumcu penceresinden nasıl okunuyor ve anlaşılıyorsa öyle yansıtılacaktır.
Günümüz şiir ve edebiyat dünyasını (gelişen teknoloji ile birlikte sanal kütüphane imkanlarının verdiği kolaylıkları da dikkate alarak söylüyorum)
Uğraşı için, eğlence için, tatmin için ve kendini ifade için olmak üzere birkaç sınıfa ayırmak istiyorum. Özellikle altyapısı olmadan bu işe zaman ayıranlar bir hayli artmakla birlikte gençlere yeterince aktarımı yapamadıkları için bir nesil yarım ve eksik bilgilerle donatılıyor. Kültür ve edebiyat siteleri adı altında hayata geçirilen ve bir çoğu hem sahipleri itibariyle hem de kullanıcıları itibariyle kendisi gibi düşünen kalabalıklardan müteşekkil ortamların var ettiği şaircik ve taraftar kitlesiyle şiirin gelecek adına kaderini belirlemek ve bu konuda ümitvar olmak yanlış olacağı kanaatindeyim. Her şeye rağmen bu ortamların da sahipsiz bırakılmaması gerektiği düşüncesini taşıyan bu işe gönül vermiş popülerite ve sanal itibar derdinde olmayan gönül erlerinin de varlığının bilinmesi gerekmektedir.
Şiir yazmak gönül, eğilim, zevk ve kendini ifade etmek veya etmeye çalışmak işi olsa da şiiri okumak eleştirmek, yorumlamak bilgi ve donanım gerektirmektedir. Daha yalın ve örnekleme ile açıklayacak olursak bir yemeği yemek onu yemekten haz etmek kişinin damak zevkiyle alakalı olsa da onu yapanın eksiklerini veya fazlalarını beyan etmek için yemek yeme kültüründen ziyade yemek yapma kültürünün olması gerekmektedir. Yemek yeme kültürü olanın fikir beyan etmesi benim için yemekle alakalı fikir beyanından ziyade kendi öz damağıyla alakalı durum beyanından öteye gitmeyecektir.
Bu yazı dizimde eleştirmen ve yorumcu tanımlamalarını ele aldığım için şiirleri eleştirilen, yorumlanan şairlerden özellikle ricam yorumu ve eleştiriyi yapan kişinin işinin ehli olup olmadığına, şiir bilgisine vakıf olup olmadığına dikkat ederek kendilerine çeki düzen vermeleridir. Aksi taktirde kendisine yapılan yorum ve eleştiriler yanlış yol gösteren yol tabelalarından öteye gitmeyecektir. Yine bu konuda edebiyat ve kültür sitesi sahip ve yöneticilerine düşen bir görev vardır ki o ortamlarda Şiir eleştirmen ve yorumcuları yetiştirmek onlara yarı bir bölüm meydana getirmek ve normal fikrini beyan edenlerden öte şiirin ne olması gerektiğini ve okudukları şiirin ne olduğunu anlatan, eleştiren ve yorumlayan şairler üst kimlikli ehil insanlar yetiştirmek. Her edebiyat sitesi Şiir Tahlilleri bölümü oluşturarak var edilenlerin şiir mi ? yoksa başka bir şey mi? Olduklarını beyan edecek yazılımları ve bu yazılımlarda ehil olan insanların istihdamını yapmak zorundadırlar.
Bütün bu açıklama ve bakışlardan sonra Bir şiir nasıl okunur? Sorusunun cevabına geçmek istiyorum.
Bu konuda aklıma ilk gelen Terry Eagleton’un How to Read A Poem (Bir Şiir Nasıl Okunur?) yazı dizisinden kitaba çevirdiği eseridir. İlgili kitapta örnekleriyle açıklanan ve hayli doyurucu olan bölümler mevcut.
Şiirlerde kullanılan dil (söz-eylem kavramından yola çıkarak ifade ediyorum) yalnızca gözlemleyici değil aynı zamanda gerçekleştiricidir de. Yani dil, sadece dünyayı betimlemez, aynı zamanda dünyaya eklemeler yapmak suretiyle onu şekillendirir.
Bu bağlamda dili gözlemleyici ve gerçekleştirici olarak kullanan şairle birlikte belli bir düzeydeki duyarlıklı şiir okurunun benim indimde yadsınamaz bir kıymeti vardır. Çünkü insanların çok azının yapabildiği bir uğraşa, okuma uğraşına meyletmiş ve bunu algılanması, tadına varılması güç olan bir tür (şiir) üzerinde yoğunlaştırmıştır.
Bahsimize konu okur, uğraşını daha ileri bir merhaleye vardırıp okudukları üzerinde düşünmeye, düşüncelerini yazı yoluyla başkalarıyla paylaşmaya başlayınca önemi bir kat daha artar kuşkusuz. Çünkü, şiir üzerine yazmak, sanıldığından da güç bir iştir. Yazanların bildiği üzere, şiir üzerine söz söylemek, geniş bir birikim (şiir ve terim bilgisi, kuramsal bilgi), sürekli yenilenen derinlikli bakış açıları ve ihtiyat gerektirir. Bir şey daha gerekir şiir üzerine yazmak için; sevgi. Bu sayılanlardan biri veya birkaçı eksikse, yazdıklarınız, sizin dışınızdakilere kolay kolay ulaşmaz, ilgili koyaklarda yankılanacak bir ses bırakmaz. Dahası, bu çaba şiirin ele avuca sığmaz doğasına egemen olma, bir bakıma onu kendinizce uysallaştırıp evcilleştirme, okurun gözü önünde öğelerine ayırıp gene okurun tanıklığında yeni baştan oluşturma iddiası taşıyorsa çetin bir sınava dönüşür.
Bunu yapan, yapabilen eleştirmen, yorumlayıcı veya okuyucu simge ile sembol, imge ile simge’nin farklarını bilmeyen ve bunları ayrıştıramayanlar bu işi yapabilir mi?
Bekir Kale Ahıskalı
Eylül 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-7
Bir şiiri okumaya başlayan kişi ilk önce unvan ve mesleğini bir kenara bıraktıktan sonra baştan sona okumalı empati yaparak şairin neyi? Nasıl? Anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışmak durumundadır. Aksi taktirde şiir şairin anlatmak istediğinden daha eksik anlaşılacak ve kural koyucu ve betimleyici eleştirmen ve yorumcu penceresinden nasıl okunuyor ve anlaşılıyorsa öyle yansıtılacaktır.
Günümüz şiir ve edebiyat dünyasını (gelişen teknoloji ile birlikte sanal kütüphane imkanlarının verdiği kolaylıkları da dikkate alarak söylüyorum)
Uğraşı için, eğlence için, tatmin için ve kendini ifade için olmak üzere birkaç sınıfa ayırmak istiyorum. Özellikle altyapısı olmadan bu işe zaman ayıranlar bir hayli artmakla birlikte gençlere yeterince aktarımı yapamadıkları için bir nesil yarım ve eksik bilgilerle donatılıyor. Kültür ve edebiyat siteleri adı altında hayata geçirilen ve bir çoğu hem sahipleri itibariyle hem de kullanıcıları itibariyle kendisi gibi düşünen kalabalıklardan müteşekkil ortamların var ettiği şaircik ve taraftar kitlesiyle şiirin gelecek adına kaderini belirlemek ve bu konuda ümitvar olmak yanlış olacağı kanaatindeyim. Her şeye rağmen bu ortamların da sahipsiz bırakılmaması gerektiği düşüncesini taşıyan bu işe gönül vermiş popülerite ve sanal itibar derdinde olmayan gönül erlerinin de varlığının bilinmesi gerekmektedir.
Şiir yazmak gönül, eğilim, zevk ve kendini ifade etmek veya etmeye çalışmak işi olsa da şiiri okumak eleştirmek, yorumlamak bilgi ve donanım gerektirmektedir. Daha yalın ve örnekleme ile açıklayacak olursak bir yemeği yemek onu yemekten haz etmek kişinin damak zevkiyle alakalı olsa da onu yapanın eksiklerini veya fazlalarını beyan etmek için yemek yeme kültüründen ziyade yemek yapma kültürünün olması gerekmektedir. Yemek yeme kültürü olanın fikir beyan etmesi benim için yemekle alakalı fikir beyanından ziyade kendi öz damağıyla alakalı durum beyanından öteye gitmeyecektir.
Bu yazı dizimde eleştirmen ve yorumcu tanımlamalarını ele aldığım için şiirleri eleştirilen, yorumlanan şairlerden özellikle ricam yorumu ve eleştiriyi yapan kişinin işinin ehli olup olmadığına, şiir bilgisine vakıf olup olmadığına dikkat ederek kendilerine çeki düzen vermeleridir. Aksi taktirde kendisine yapılan yorum ve eleştiriler yanlış yol gösteren yol tabelalarından öteye gitmeyecektir. Yine bu konuda edebiyat ve kültür sitesi sahip ve yöneticilerine düşen bir görev vardır ki o ortamlarda Şiir eleştirmen ve yorumcuları yetiştirmek onlara yarı bir bölüm meydana getirmek ve normal fikrini beyan edenlerden öte şiirin ne olması gerektiğini ve okudukları şiirin ne olduğunu anlatan, eleştiren ve yorumlayan şairler üst kimlikli ehil insanlar yetiştirmek. Her edebiyat sitesi Şiir Tahlilleri bölümü oluşturarak var edilenlerin şiir mi ? yoksa başka bir şey mi? Olduklarını beyan edecek yazılımları ve bu yazılımlarda ehil olan insanların istihdamını yapmak zorundadırlar.
Bütün bu açıklama ve bakışlardan sonra Bir şiir nasıl okunur? Sorusunun cevabına geçmek istiyorum.
Bu konuda aklıma ilk gelen Terry Eagleton’un How to Read A Poem (Bir Şiir Nasıl Okunur?) yazı dizisinden kitaba çevirdiği eseridir. İlgili kitapta örnekleriyle açıklanan ve hayli doyurucu olan bölümler mevcut.
Şiirlerde kullanılan dil (söz-eylem kavramından yola çıkarak ifade ediyorum) yalnızca gözlemleyici değil aynı zamanda gerçekleştiricidir de. Yani dil, sadece dünyayı betimlemez, aynı zamanda dünyaya eklemeler yapmak suretiyle onu şekillendirir.
Bu bağlamda dili gözlemleyici ve gerçekleştirici olarak kullanan şairle birlikte belli bir düzeydeki duyarlıklı şiir okurunun benim indimde yadsınamaz bir kıymeti vardır. Çünkü insanların çok azının yapabildiği bir uğraşa, okuma uğraşına meyletmiş ve bunu algılanması, tadına varılması güç olan bir tür (şiir) üzerinde yoğunlaştırmıştır.
Bahsimize konu okur, uğraşını daha ileri bir merhaleye vardırıp okudukları üzerinde düşünmeye, düşüncelerini yazı yoluyla başkalarıyla paylaşmaya başlayınca önemi bir kat daha artar kuşkusuz. Çünkü, şiir üzerine yazmak, sanıldığından da güç bir iştir. Yazanların bildiği üzere, şiir üzerine söz söylemek, geniş bir birikim (şiir ve terim bilgisi, kuramsal bilgi), sürekli yenilenen derinlikli bakış açıları ve ihtiyat gerektirir. Bir şey daha gerekir şiir üzerine yazmak için; sevgi. Bu sayılanlardan biri veya birkaçı eksikse, yazdıklarınız, sizin dışınızdakilere kolay kolay ulaşmaz, ilgili koyaklarda yankılanacak bir ses bırakmaz. Dahası, bu çaba şiirin ele avuca sığmaz doğasına egemen olma, bir bakıma onu kendinizce uysallaştırıp evcilleştirme, okurun gözü önünde öğelerine ayırıp gene okurun tanıklığında yeni baştan oluşturma iddiası taşıyorsa çetin bir sınava dönüşür.
Bunu yapan, yapabilen eleştirmen, yorumlayıcı veya okuyucu simge ile sembol, imge ile simge’nin farklarını bilmeyen ve bunları ayrıştıramayanlar bu işi yapabilir mi?
Bekir Kale Ahıskalı
Eylül 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-7
Etiketler:
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-7
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-5
Etkilenme endişesi taşıyan şair bu duygusunu revize edebilir mi? Revize edebilmek için hangi yollara başvurur?
Bunun onlarca yöntemi olabilir.
a- Bir şairin yanlış okunması etkilenmeyi başka mecralara taşıyacaktır.
b- Okunan şairin duygularını tamamlama yahut o şaire karşı antitez (evet bu da bir etkilenme yöntemidir. Bir duygu veya düşüncenin varlığını kabul etmek veya etmemek durumunda ona karşı bir tez geliştirmek etkilenme yöntemidir)
c- Takipçi ve şairin izinden gidenle sürekliliği koparmayı amaçlayan etkilenmeler etkilenme yaklaşımları
d- Etkilendiği veya etkilenebileceği şaire tepki olarak kişiselleşme tavır ve hareketinin neticesi olan üstada ulaşma hareketi
e- Yalnızlık durumuna ulaşmayı amaçlayan kendini arındırma hareketi
f- Bunca revize çabasına rağmen etkilendiği şairin şiirine açık tutma çaba ve hareketi
g- Üstadına karşı daha güçlü olabilmek için kendini etkilenmeye açık tutma çaba ve hareketi
Bütün bu saydıklarım bir şairin başka bir şairden etkilenme endişesini alt etme süreçleri gibi gözükse de zaman zaman kutsal metinlerden, efsanelerden, mitolojiden taşınan hikaye ve kahramanlar şiirin içine taşınan endişe gibi de algılanabilir. Şiire dışarıdan taşınan bu unsurlardan hangi benzetmelerin yeni, hangilerinin klişe olduğunu anlamak için etkilenme endişesi taşımadan okumayı gerektirir. İster edebi yaklaşım ve eleştiriler olsun isterse şiirsel ifadeler olsun evveliyatları bilinmeden eski-yeni tanımlamasına tabi tutulamazlar. Mesela Tahir-ül Mevlevî’nin Edebiyat Lügatı’nı okumayanlar yeni bir lügat var etme çabasına giriştiklerinde eskinin varlığını/yokluğunu nasıl anlayacaklar?
Bloom bütün bu süreçleri titizlikle ele almasına ve tanımlamasına rağmen kendisinin de yanlış anlaşıldığı zamanlar olmuştur. Semih Gümüş’ün Radikal Kitap’taki yazısında Etkilenme Endişesi ile ilgili Bloom’un Shakespare ile ilgili iddialı sözlerine öfkelendiğinden kitabın temel derdini gözden kaçırmış ve Bloom’u yanlış anladığını dahi anlamamıştır.
Bana göre şairler kendilerinden önce gelen güçlü şairlerin etkisinde kalır ve onların gölgesinde yaşarlar. Bu sebeple bir şiir bir önceki şiirden etkilenme endişesinden kurtulma çabası olarak okunabilir. Burada sözü edilen durum bireysel bir etkilenmen, kaygıdan çok daha başka bir şeydir. İyi yada kötü şiirden etkilenen şair bir başla sesi ödünç almış demektir
Eliot, “ İyi şairler çalar, kötü şairlerse etkilendiğini, başka bir sesi ödünç aldığını belli eder” der. Ben Eliot’un bu düşüncesine katılmıyorum. Bloom’un yaklaşımları daha mantıklı ve aklıma yatkın geliyor.
Bloom Çalma eylemine de gönül düşürmüyor. Uzaktan yakından taklit etme mekanizmasıyla ilgili değil. Eleştirmen, şairin kendisiyle de ilgili değil. Birçok önemli şiirin bu duyguyu alt edebilmek için ne tür yollar denediğine; bu yollarda şiirin hangi süreçleri takip ettiğine; adına “güçlü şiir” dediğimiz şiirin giderek nasıl bir endişeye odaklanmış olduğuna; güçsüzlükleri kadar güçlü oldukları anları da aslında bu endişeden aldıklarına dair epey özgün bir önermede bulunuyor.
Devam edeceğim
Bekir Kale Ahıskalı
5 Temmuz 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-5
Bunun onlarca yöntemi olabilir.
a- Bir şairin yanlış okunması etkilenmeyi başka mecralara taşıyacaktır.
b- Okunan şairin duygularını tamamlama yahut o şaire karşı antitez (evet bu da bir etkilenme yöntemidir. Bir duygu veya düşüncenin varlığını kabul etmek veya etmemek durumunda ona karşı bir tez geliştirmek etkilenme yöntemidir)
c- Takipçi ve şairin izinden gidenle sürekliliği koparmayı amaçlayan etkilenmeler etkilenme yaklaşımları
d- Etkilendiği veya etkilenebileceği şaire tepki olarak kişiselleşme tavır ve hareketinin neticesi olan üstada ulaşma hareketi
e- Yalnızlık durumuna ulaşmayı amaçlayan kendini arındırma hareketi
f- Bunca revize çabasına rağmen etkilendiği şairin şiirine açık tutma çaba ve hareketi
g- Üstadına karşı daha güçlü olabilmek için kendini etkilenmeye açık tutma çaba ve hareketi
Bütün bu saydıklarım bir şairin başka bir şairden etkilenme endişesini alt etme süreçleri gibi gözükse de zaman zaman kutsal metinlerden, efsanelerden, mitolojiden taşınan hikaye ve kahramanlar şiirin içine taşınan endişe gibi de algılanabilir. Şiire dışarıdan taşınan bu unsurlardan hangi benzetmelerin yeni, hangilerinin klişe olduğunu anlamak için etkilenme endişesi taşımadan okumayı gerektirir. İster edebi yaklaşım ve eleştiriler olsun isterse şiirsel ifadeler olsun evveliyatları bilinmeden eski-yeni tanımlamasına tabi tutulamazlar. Mesela Tahir-ül Mevlevî’nin Edebiyat Lügatı’nı okumayanlar yeni bir lügat var etme çabasına giriştiklerinde eskinin varlığını/yokluğunu nasıl anlayacaklar?
Bloom bütün bu süreçleri titizlikle ele almasına ve tanımlamasına rağmen kendisinin de yanlış anlaşıldığı zamanlar olmuştur. Semih Gümüş’ün Radikal Kitap’taki yazısında Etkilenme Endişesi ile ilgili Bloom’un Shakespare ile ilgili iddialı sözlerine öfkelendiğinden kitabın temel derdini gözden kaçırmış ve Bloom’u yanlış anladığını dahi anlamamıştır.
Bana göre şairler kendilerinden önce gelen güçlü şairlerin etkisinde kalır ve onların gölgesinde yaşarlar. Bu sebeple bir şiir bir önceki şiirden etkilenme endişesinden kurtulma çabası olarak okunabilir. Burada sözü edilen durum bireysel bir etkilenmen, kaygıdan çok daha başka bir şeydir. İyi yada kötü şiirden etkilenen şair bir başla sesi ödünç almış demektir
Eliot, “ İyi şairler çalar, kötü şairlerse etkilendiğini, başka bir sesi ödünç aldığını belli eder” der. Ben Eliot’un bu düşüncesine katılmıyorum. Bloom’un yaklaşımları daha mantıklı ve aklıma yatkın geliyor.
Bloom Çalma eylemine de gönül düşürmüyor. Uzaktan yakından taklit etme mekanizmasıyla ilgili değil. Eleştirmen, şairin kendisiyle de ilgili değil. Birçok önemli şiirin bu duyguyu alt edebilmek için ne tür yollar denediğine; bu yollarda şiirin hangi süreçleri takip ettiğine; adına “güçlü şiir” dediğimiz şiirin giderek nasıl bir endişeye odaklanmış olduğuna; güçsüzlükleri kadar güçlü oldukları anları da aslında bu endişeden aldıklarına dair epey özgün bir önermede bulunuyor.
Devam edeceğim
Bekir Kale Ahıskalı
5 Temmuz 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-5
Etiketler:
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-5
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-4
Popüler e-yazı ve şiirlerde sizin yazı ve şiirinizin altına not düşen birisinin yazı ve şiirini okumak araştırmak hem insanoğlunun merak denilen bastırılması zor bir duygusunun tatminidir. İlgili kişinin yazı veya şiirlerinin altına not düşmek memnuniyetini beyan etmek nezakettir. Bunu yaparken dengeyi iyi kurmalı abartılı ifadeler kullanılmaktan kaçınılmalıdır. Dolayısıyla bahsettiğimiz klişe ifadeleri kullanmadan okunan metinden anlayabildiği kadarına (betimleyici eleştiri ve yorum) anlatabildiği kadar bir şeyler yazmak ve ifade etmek bu ortamlar için (yanlış anlaşılmasın) bir ihtiyaçtır.
Ancak meselenin bir de başka bir boyutunu gözler önüne sermek istiyorum. Abartılı ifadeler kullanarak bayraklaştırdığınız bir şiirde olabilecek edebi üslup fakirliği, yazım hatası, esinlenme, yamama, aşırma gibi hallerin olması durumunda böyle bir beyanda bulunan eleştirmen, yorumcu, şair veya okuyucu şiir ve eleştiriden anlayanların gözünde değer kaybedeceğini de iyi hesaplamalıdır.
Şiirler gibi yorum ve eleştirileri ciddi ve layıkıyla yapmak yeni eleştirmenlerin doğmasına neden olacaktır. Bu sebeple her şiir ve eleştiriyi okumaktan kaçınmamalı ve üzerine üzerine gidilmelidir.
Şairlerin taşıdıkları “etkilenme endişesi” yerlinde bir endişe midir? Yoksa bu durumu başka bir tanımlamaya dahil edebilir miyiz?
Edebiyat teorisi alanında, tartışmalara rağmen parmakla gösterilen bir isim olan Harold Bloom Etkilenme Endişesi isimli eserinde bu sorunun cevabını veriyor.
Bana göre de Bloom ilgili eserinde sanatçı ve selefleri arasındaki ilişkiye öylesine odaklanmıştır ki ben bu ilişkiyi Freud ‘un “ödipal kompleks“ tanımlamasına dahil ediyorum.
Bloom Etkilenme Endişesi’nde şiir tarihinin şiirsel etkilenmeden ayrı tutulamayacağını ön kabulüyle yola çıkmıştır. Bana göre bu etkilenme endişesi hayali bir uzamdan başka bir şey değildir. Çömezin ustadan bir şey aşırması, esinlenmesi dolaylı veya dolaysız, intihal ve esinlenme olarak görülmemelidir. (Bu konuda bizler daha esnek düşünmek zorundayız.) Çünkü tevarüs edilen bu bilincin şiirin içinde hangi unsurlarla temsil edildiği, nasıl bir çatışma meydana getirdiği, sözü edilen metnin belirtilen endişelerden kurtarılmak için ne tür strateji izlediği de önemlidir.
Etkilenme endişesi taşıyan şair bu duygusunu revize edebilir mi? Revize edebilmek için hangi yollara başvurur?
Devam edeceğim.
Bekir Kale Ahıskalı
5 Temmuz 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-4
Ancak meselenin bir de başka bir boyutunu gözler önüne sermek istiyorum. Abartılı ifadeler kullanarak bayraklaştırdığınız bir şiirde olabilecek edebi üslup fakirliği, yazım hatası, esinlenme, yamama, aşırma gibi hallerin olması durumunda böyle bir beyanda bulunan eleştirmen, yorumcu, şair veya okuyucu şiir ve eleştiriden anlayanların gözünde değer kaybedeceğini de iyi hesaplamalıdır.
Şiirler gibi yorum ve eleştirileri ciddi ve layıkıyla yapmak yeni eleştirmenlerin doğmasına neden olacaktır. Bu sebeple her şiir ve eleştiriyi okumaktan kaçınmamalı ve üzerine üzerine gidilmelidir.
Şairlerin taşıdıkları “etkilenme endişesi” yerlinde bir endişe midir? Yoksa bu durumu başka bir tanımlamaya dahil edebilir miyiz?
Edebiyat teorisi alanında, tartışmalara rağmen parmakla gösterilen bir isim olan Harold Bloom Etkilenme Endişesi isimli eserinde bu sorunun cevabını veriyor.
Bana göre de Bloom ilgili eserinde sanatçı ve selefleri arasındaki ilişkiye öylesine odaklanmıştır ki ben bu ilişkiyi Freud ‘un “ödipal kompleks“ tanımlamasına dahil ediyorum.
Bloom Etkilenme Endişesi’nde şiir tarihinin şiirsel etkilenmeden ayrı tutulamayacağını ön kabulüyle yola çıkmıştır. Bana göre bu etkilenme endişesi hayali bir uzamdan başka bir şey değildir. Çömezin ustadan bir şey aşırması, esinlenmesi dolaylı veya dolaysız, intihal ve esinlenme olarak görülmemelidir. (Bu konuda bizler daha esnek düşünmek zorundayız.) Çünkü tevarüs edilen bu bilincin şiirin içinde hangi unsurlarla temsil edildiği, nasıl bir çatışma meydana getirdiği, sözü edilen metnin belirtilen endişelerden kurtarılmak için ne tür strateji izlediği de önemlidir.
Etkilenme endişesi taşıyan şair bu duygusunu revize edebilir mi? Revize edebilmek için hangi yollara başvurur?
Devam edeceğim.
Bekir Kale Ahıskalı
5 Temmuz 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-4
Etiketler:
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-4
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-3
Yazar, şair ve eleştirmen okuyucuyla nasıl oynar ?
Bunun en çarpıcı örneği Elias Canetti’de görülmektedir.
Canetti, Nobel Edebiyat Ödülü nü almış bir yazar, Körleşme adlı romanı hafızalarımızda yer etmiştir. “Kitle ve İktidar” isimli eseri ona kültür tarihçisi gözüyle bakmamı sağlıyorsa da Canetti’nin Edebiyatçılar Üzerine isimli eseri onun eleştirilerinde edebi bir eser var etme gayretinde olduğunu, dolayısıyla objektif bir eleştiride bulunma yerine okuyucusuna edebi bir eser sunmak adına okuyucuyla oynadığını görüyorum. Çünkü Canetti yazarlar ve metinler üzerine kaleme almış olduğu afrodizmalar ve kısa sezgisel değerlendirmelerde bulunmuşsa da bunlar edebiyat eleştirisi için yeterli değildir. Canetti’nin ilgili eserini edebiyat eleştirisi okuma adına elime almıştım ta ki Farslar başlığına gelinceye kadar. Farslarla alakalı baştan savma, basite indirgeyici notlar düştüğünü görünce böylesine bir çapta yazarın neden böyle şeyleri kaleme aldığını düşünmeye başladım. Eseri yeniden okumaya başladığımda Canetti’nin okuyucuyla oynadığının farkına vardım.
Şöyle söylüyor Canetti: Bunlarda daha çok hayvanlardan ve delikanlılardan söz edilir. Yazıları daha karmaşık, coşkuları daha dünyevidir; benzetmelerinde sanki aşk nefesi gibi bir sıcaklık, aynı zamanda da günlük hayattaki gibi biraz sınırlılık vardır. Manastır hayatının o saf havası onlarda eksiktir. Becerikli olduklarını, çok sustuklarını ve uzun suskunluktan sonra tutkuyla konuştuklarını hissedersiniz. Bilgedirler, ama üslupları şiddetlidir. Dilleri dolaşır, ama harika konuşurlar. Biraz cambazdırlar . Genelde mistiklere şair gözüyle bakılmaz; ama Farslarınkiler istisna.
Bu satırlardan anlaşılan bir şey varsa, o da Canetti nin Fars edebiyatından pek bir şey anlamadığı. Fars edebiyatı hakkında okurun zihninde anlaşılmaz bir imge bırakıyor o kadar. Hayvanlardan ve delikanlılardan söz eden mistik, bilgelik, cambazlık ürünü, manastır hayatının saf havasından mahrum, yazarları tutkuyla konuşan, üslubu şiddetli bir edebiyattır diyor.
Canetti, ne Fars edebiyatının konuları, üslubu hakkında bilgi veriyor ne de bu edebiyat hakkında yargı cümleleri kuruyor. Bu satırları okuyan biri, Fars edebiyatı hakkında hiçbir fikir edinemeyecektir.
Bu durum Canetti’nin yazma güdüsüyle alakalı bir durumdur. Eleştirmenler eğer metin ve şiir eleştirilerinde kişisel deneyimlerini yansıtıyorlarsa bunu adı eleştirmenlik değil yazma güdüsüne engel olamayıp eleştiri adı altında okuyucuya sunmaktır ki o tür eleştiri yazıları bir okur için herhangi bir yazıyı okumak ve anlamak ne ise bu tür yazılarda aynı hükümdedir. Canetti edebiyat eleştirmeninin sahip olması gereken nesnelliğe değer vermeden bir yapıt beyninde nasıl yer etmişse öyle aktarıyor. Bu bir anının hatırlanıldığı gibi bir başkasına aktarılmasından farksızdır. Bu duruma Türk edebiyatında da sıkça rastlarız.
Eleştirmen üslubunda nesnel olmalıdır. Edebi metinler üzerine edebi bir metin veya yorum üretmek okuyucuyla oynamaktan başka bir şey değildir. Bu tür eleştirmen ve yorumcular eleştirmen kılığına bürünmüş edebi metin yazarlarıdır.
Edebiyat eleştirisi gözlem yapar, ölçer, tahminde bulunur, karşılaştırır ve değerlendirir. Ya takdir yada tiksinmek şeklinde yaklaşımlar ne eleştiri ne de yorum sınıfına dahil edilemezler. Bunlar sadece okuyucuyla oynayan edebiyatçılar, şairler, söz cambazlarıdır.
Hangi yapıtın niçin önemli olduğu konusunda nesnel görüşler üretemez, bir yapıtın edebî gücünü, metinden yola çıkarak tartışmazsanız, edebiyat eleştirisinin kendi araçları olduğunu unutur; o araçları unuttukça, ve edebî terimlerle yapılan eleştiri dışındaki disiplinlerden medet umdukça, üzerinde çalıştığınız nesnenin kendi içinden gelen değerini kaybettiğinizin farkına bile varamazsınız.
Peki ! Bravo… Harika… Mükemmel… Kalemine sağlık…gibi klişe benzetme, övgü ve yergilerin şair ve şiire katkısı nedir?
Devam edeceğim.
Bekir Kale Ahıskalı
5 Temmuz 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-3
Bunun en çarpıcı örneği Elias Canetti’de görülmektedir.
Canetti, Nobel Edebiyat Ödülü nü almış bir yazar, Körleşme adlı romanı hafızalarımızda yer etmiştir. “Kitle ve İktidar” isimli eseri ona kültür tarihçisi gözüyle bakmamı sağlıyorsa da Canetti’nin Edebiyatçılar Üzerine isimli eseri onun eleştirilerinde edebi bir eser var etme gayretinde olduğunu, dolayısıyla objektif bir eleştiride bulunma yerine okuyucusuna edebi bir eser sunmak adına okuyucuyla oynadığını görüyorum. Çünkü Canetti yazarlar ve metinler üzerine kaleme almış olduğu afrodizmalar ve kısa sezgisel değerlendirmelerde bulunmuşsa da bunlar edebiyat eleştirisi için yeterli değildir. Canetti’nin ilgili eserini edebiyat eleştirisi okuma adına elime almıştım ta ki Farslar başlığına gelinceye kadar. Farslarla alakalı baştan savma, basite indirgeyici notlar düştüğünü görünce böylesine bir çapta yazarın neden böyle şeyleri kaleme aldığını düşünmeye başladım. Eseri yeniden okumaya başladığımda Canetti’nin okuyucuyla oynadığının farkına vardım.
Şöyle söylüyor Canetti: Bunlarda daha çok hayvanlardan ve delikanlılardan söz edilir. Yazıları daha karmaşık, coşkuları daha dünyevidir; benzetmelerinde sanki aşk nefesi gibi bir sıcaklık, aynı zamanda da günlük hayattaki gibi biraz sınırlılık vardır. Manastır hayatının o saf havası onlarda eksiktir. Becerikli olduklarını, çok sustuklarını ve uzun suskunluktan sonra tutkuyla konuştuklarını hissedersiniz. Bilgedirler, ama üslupları şiddetlidir. Dilleri dolaşır, ama harika konuşurlar. Biraz cambazdırlar . Genelde mistiklere şair gözüyle bakılmaz; ama Farslarınkiler istisna.
Bu satırlardan anlaşılan bir şey varsa, o da Canetti nin Fars edebiyatından pek bir şey anlamadığı. Fars edebiyatı hakkında okurun zihninde anlaşılmaz bir imge bırakıyor o kadar. Hayvanlardan ve delikanlılardan söz eden mistik, bilgelik, cambazlık ürünü, manastır hayatının saf havasından mahrum, yazarları tutkuyla konuşan, üslubu şiddetli bir edebiyattır diyor.
Canetti, ne Fars edebiyatının konuları, üslubu hakkında bilgi veriyor ne de bu edebiyat hakkında yargı cümleleri kuruyor. Bu satırları okuyan biri, Fars edebiyatı hakkında hiçbir fikir edinemeyecektir.
Bu durum Canetti’nin yazma güdüsüyle alakalı bir durumdur. Eleştirmenler eğer metin ve şiir eleştirilerinde kişisel deneyimlerini yansıtıyorlarsa bunu adı eleştirmenlik değil yazma güdüsüne engel olamayıp eleştiri adı altında okuyucuya sunmaktır ki o tür eleştiri yazıları bir okur için herhangi bir yazıyı okumak ve anlamak ne ise bu tür yazılarda aynı hükümdedir. Canetti edebiyat eleştirmeninin sahip olması gereken nesnelliğe değer vermeden bir yapıt beyninde nasıl yer etmişse öyle aktarıyor. Bu bir anının hatırlanıldığı gibi bir başkasına aktarılmasından farksızdır. Bu duruma Türk edebiyatında da sıkça rastlarız.
Eleştirmen üslubunda nesnel olmalıdır. Edebi metinler üzerine edebi bir metin veya yorum üretmek okuyucuyla oynamaktan başka bir şey değildir. Bu tür eleştirmen ve yorumcular eleştirmen kılığına bürünmüş edebi metin yazarlarıdır.
Edebiyat eleştirisi gözlem yapar, ölçer, tahminde bulunur, karşılaştırır ve değerlendirir. Ya takdir yada tiksinmek şeklinde yaklaşımlar ne eleştiri ne de yorum sınıfına dahil edilemezler. Bunlar sadece okuyucuyla oynayan edebiyatçılar, şairler, söz cambazlarıdır.
Hangi yapıtın niçin önemli olduğu konusunda nesnel görüşler üretemez, bir yapıtın edebî gücünü, metinden yola çıkarak tartışmazsanız, edebiyat eleştirisinin kendi araçları olduğunu unutur; o araçları unuttukça, ve edebî terimlerle yapılan eleştiri dışındaki disiplinlerden medet umdukça, üzerinde çalıştığınız nesnenin kendi içinden gelen değerini kaybettiğinizin farkına bile varamazsınız.
Peki ! Bravo… Harika… Mükemmel… Kalemine sağlık…gibi klişe benzetme, övgü ve yergilerin şair ve şiire katkısı nedir?
Devam edeceğim.
Bekir Kale Ahıskalı
5 Temmuz 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-3
Etiketler:
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-3
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-2
Türkiye de edebiyat eleştirisi masum değil. Hatta çoğu zaman aynı kalıp düşüncelerin yazıldığını düşünüyorum. Eleştiriler yapılırken “bizden mi?” sorusunun cevabına göre tutum belirlenip eleştiri yapıldığı kanaatini taşıyorum. Dolayısıyla aynı kesimin, aynı tepkileri veren eleştirmenleri var ediyor. Eleştirmen tarafsız ve önyargılı olamıyor. Hal böyle olunca eleştirilerin zerreleri olan yorumlarda bu dairede şekillenip hayat buluyor.
Şiire heves etmiş, hayatının belirli bir döneminde gönül düşürmüş herkesin çok yakından bileceği bir endişe daha vardır ki: İlk kelime kâğıda geçirildiği andan itibaren aynı kâğıda.sıklıkla başka bir şiirin gölgesi düşer
Şairler etkilenmemek için başka şairleri okumadıklarını bildirseler de ben bunu mantıklı bulmuyorum. Yazılmayanı yazmak istiyorsanız önce yazılanların neler olduğunu okumanız bilmeniz gerekmektedir. Başka şairleri okumak ile onların tesirinde kalmak, esin kaynağı olarak onların esin pınarlarından esinlenmek başkadır. Aynı konumda olanlar yazılanlar ne kadar özgün olursa olsun, yazarında her zaman derin bir tereddüde sebep olan, çok sonra belki hasede çevrilen bu kaygının sonunda nasıl da ıstıraplı bir süreç izlediğini de bilirler. Hatta şiirden sessizce çekilen birçok kişinin asıl çekilme nedeni tam da bu, bir türlü nihayete erdirilememiş endişedir. Başka bir şair veya şiirden etkilendiğini, bir türlü özgün bir dil yakalayamadığını fark eden herkes, yazmaya devam edip sonunda yazdıklarını kendine mal etmeyi başarsa da bu etkilenme endişesi devamlı bir ıstırap olarak varlığını korumaya devam eder.
Okuyucu bir şairin başka bir şairin şiirini okuyup okumamasıyla eleştirmen ve yorumcu tanımlamalarının bağlantısını merak edebilir. Bu iki çark aynı mantıkla dönmelidir. Şair her şiiri okumalı yorumcu da ciddi manada yapılmış eleştiri ve yorumları okuyarak doğru yorum için doğru başlangıcı yapmalıdır. Oysa masumiyeti kaybettiğimiz bir yer de yorum ve yaklaşımlarımızdır. Bu tür ortamlarda yapılan yorumlar cinsiyet, aynı ideoloji, aynı inanç gibi müştereklerin olmasıyla alakalı olmamalıdır.
Eleştiri ve yorum şiirin şekli ve yapısıyla alakalı olmalıdır. Şiirde geçen fikri beğenmemek ve bu beğenmeme doğrultusunda çok güzel işlenmiş bir şiiri kem, kötü, başarısız gibi sözcüklerle tanımlamak ehl-i vicdan işi değildir. Bu daha çok ideolojik körlük, başka düşünceye tahammül edememek ve doğruların sadece kendi doğrularından ibaret olduğunu düşünmekle alakalıdır. Bu noktalardan çıkarak yapılan hiçbir yorum ne şaire, ne Türk şiirine bir şey katmayacağı gibi Edebi Körlük dediğim marazi bir durumu var edecektir.
Sürekli tepki veren ve beğeni reddi bildirilen eleştiriler eleştirmenliğin sulandırılmış halidir. Eleştirmenler taraflı fikir beyan ettikleri sürece yazar ve şairler okuyucuyla oynama yoluna gideceklerdir. İşini iyi yapan bir eleştirmen okuyucuyla oynayan, yazar ve şairi görebilmelidir. “Edebi metin var etmeye çalışan yazar veya şairler ile popülerite kavgasına girişen diğerlerini keskin çizgilerle saflaştırmak gerekir.
Yazı dilinde hangi kelime neye işaret eder veya neyin varlığının delilidir?
Sorusu bizi eleştirmen ve yorumcunun duygu yapısını görmemizi sağlayacaktır.
“Edebiyatçıların sezgileri, Tanrının unutulmuş maceralarıdır” cümlesini kuran bir yazar, şair veya yorumcunun kişiliği de tıpkı bir şiirin dizesi gibi, anlaşılmaya, yorumlanmaya muhtaç.
“Acı, edebiyatçı yapar. “
Sonuna kadar hissedilmiş, hiçbir şeyde sakınılmayan, kabul edilmiş, alımlanmış, sağlam acı cümleleri de Romantik edebiyat anlayışının fazlaca sulandırılmış bir yeniden üretiminden başka bir şey değil.
“Bir edebiyatçının görmediği şey, olmamış demektir” sözü de, edebiyatçıların narsisizmini, bir başka edebiyatçıdan dinlemek gibi bir lüksü bağışlıyor bizlere.
“Bu dünyaya falan şair kadar usta bir şairin geleceğini düşünmüyorum” sözü de yine bir şairin narsizmini başka bir eleştirmen ve yorumcunun tatmin olduğu şeyin en mükemmel olduğunu düşünmekle yetinmeyip bunu başkalarına dayatma şekliyle kabulünden başka bir şey değildir.
Bu tür örneklendirme yöntemini kullanmaktaki amacım tanımlamaların daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır.
Gelelim en can alıcı sorunun cevabını aramaya. Yazar, şair ve eleştirmen okuyucuyla nasıl oynar ?
Bu sorunun cevabını verdiğimde yazar, şair ve eleştirmenin dahi okuyucuyla nasıl oynadığını hep beraber göreceğiz
Devam edeceğim…
Bekir Kale Ahıskalı
5 Temmuz 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-2
Şiire heves etmiş, hayatının belirli bir döneminde gönül düşürmüş herkesin çok yakından bileceği bir endişe daha vardır ki: İlk kelime kâğıda geçirildiği andan itibaren aynı kâğıda.sıklıkla başka bir şiirin gölgesi düşer
Şairler etkilenmemek için başka şairleri okumadıklarını bildirseler de ben bunu mantıklı bulmuyorum. Yazılmayanı yazmak istiyorsanız önce yazılanların neler olduğunu okumanız bilmeniz gerekmektedir. Başka şairleri okumak ile onların tesirinde kalmak, esin kaynağı olarak onların esin pınarlarından esinlenmek başkadır. Aynı konumda olanlar yazılanlar ne kadar özgün olursa olsun, yazarında her zaman derin bir tereddüde sebep olan, çok sonra belki hasede çevrilen bu kaygının sonunda nasıl da ıstıraplı bir süreç izlediğini de bilirler. Hatta şiirden sessizce çekilen birçok kişinin asıl çekilme nedeni tam da bu, bir türlü nihayete erdirilememiş endişedir. Başka bir şair veya şiirden etkilendiğini, bir türlü özgün bir dil yakalayamadığını fark eden herkes, yazmaya devam edip sonunda yazdıklarını kendine mal etmeyi başarsa da bu etkilenme endişesi devamlı bir ıstırap olarak varlığını korumaya devam eder.
Okuyucu bir şairin başka bir şairin şiirini okuyup okumamasıyla eleştirmen ve yorumcu tanımlamalarının bağlantısını merak edebilir. Bu iki çark aynı mantıkla dönmelidir. Şair her şiiri okumalı yorumcu da ciddi manada yapılmış eleştiri ve yorumları okuyarak doğru yorum için doğru başlangıcı yapmalıdır. Oysa masumiyeti kaybettiğimiz bir yer de yorum ve yaklaşımlarımızdır. Bu tür ortamlarda yapılan yorumlar cinsiyet, aynı ideoloji, aynı inanç gibi müştereklerin olmasıyla alakalı olmamalıdır.
Eleştiri ve yorum şiirin şekli ve yapısıyla alakalı olmalıdır. Şiirde geçen fikri beğenmemek ve bu beğenmeme doğrultusunda çok güzel işlenmiş bir şiiri kem, kötü, başarısız gibi sözcüklerle tanımlamak ehl-i vicdan işi değildir. Bu daha çok ideolojik körlük, başka düşünceye tahammül edememek ve doğruların sadece kendi doğrularından ibaret olduğunu düşünmekle alakalıdır. Bu noktalardan çıkarak yapılan hiçbir yorum ne şaire, ne Türk şiirine bir şey katmayacağı gibi Edebi Körlük dediğim marazi bir durumu var edecektir.
Sürekli tepki veren ve beğeni reddi bildirilen eleştiriler eleştirmenliğin sulandırılmış halidir. Eleştirmenler taraflı fikir beyan ettikleri sürece yazar ve şairler okuyucuyla oynama yoluna gideceklerdir. İşini iyi yapan bir eleştirmen okuyucuyla oynayan, yazar ve şairi görebilmelidir. “Edebi metin var etmeye çalışan yazar veya şairler ile popülerite kavgasına girişen diğerlerini keskin çizgilerle saflaştırmak gerekir.
Yazı dilinde hangi kelime neye işaret eder veya neyin varlığının delilidir?
Sorusu bizi eleştirmen ve yorumcunun duygu yapısını görmemizi sağlayacaktır.
“Edebiyatçıların sezgileri, Tanrının unutulmuş maceralarıdır” cümlesini kuran bir yazar, şair veya yorumcunun kişiliği de tıpkı bir şiirin dizesi gibi, anlaşılmaya, yorumlanmaya muhtaç.
“Acı, edebiyatçı yapar. “
Sonuna kadar hissedilmiş, hiçbir şeyde sakınılmayan, kabul edilmiş, alımlanmış, sağlam acı cümleleri de Romantik edebiyat anlayışının fazlaca sulandırılmış bir yeniden üretiminden başka bir şey değil.
“Bir edebiyatçının görmediği şey, olmamış demektir” sözü de, edebiyatçıların narsisizmini, bir başka edebiyatçıdan dinlemek gibi bir lüksü bağışlıyor bizlere.
“Bu dünyaya falan şair kadar usta bir şairin geleceğini düşünmüyorum” sözü de yine bir şairin narsizmini başka bir eleştirmen ve yorumcunun tatmin olduğu şeyin en mükemmel olduğunu düşünmekle yetinmeyip bunu başkalarına dayatma şekliyle kabulünden başka bir şey değildir.
Bu tür örneklendirme yöntemini kullanmaktaki amacım tanımlamaların daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır.
Gelelim en can alıcı sorunun cevabını aramaya. Yazar, şair ve eleştirmen okuyucuyla nasıl oynar ?
Bu sorunun cevabını verdiğimde yazar, şair ve eleştirmenin dahi okuyucuyla nasıl oynadığını hep beraber göreceğiz
Devam edeceğim…
Bekir Kale Ahıskalı
5 Temmuz 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-2
Etiketler:
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-2
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-1
Son beş yılı yoğun olmak üzere on bir yıldır eleştiri yazmaktayım. Geriye baktığımda ikiyüze yakın eleştiri yazmışım. On bir yılda yazmış olduğum eleştirilerin elli yedi tanesi bu ortamda olmak üzere yüzden fazlasını çeşitli dergi ve gazetelerde okuyucularla paylaştım.Şiir ve yazı eleştirmenliği, şiir ve yazıyı yazıp yayınlamaya oranla daha fazla donanıp gerektiren bir uğraştır. Eleştirmen her şeyden önce ele aldığı yazı ve şiiri yorumlayacak, tahlil edecek, tashih edebilecek birikime sahip olmalıdır. Bu bağlamda bu tür ortamlarda yapılan eleştiri ve yorumların ne amaçla yapılması gerektiğini, ve yapılanların nasıl bir tasnife tabi tutulabileceğini açıklama gereği duydum.Çünkü kısa veya uzun yapılan her yorumun bir tanımı vardır. Şairlerimiz ve sadece yorum yapan arkadaşlarımızın yaptıkları şeyin hangi tanıma girdiğini bilmelerinde fayda var. Yine yapılan yorumlardan hareketle eleştirileri (ve hatta eleştirmenleri) iki ana sınıfa olarak tanımlamak mümkündür.
Kural koyucu eleştiri
Kural koyucu eleştiriler ele aldıkları metin veya şiirin ne olması gerektiğini ifade ederler. Eleştiriyi yapan kişi şiirde şairin ve yazarın ne yazdığından daha çok ne yazması gerektiğini vurgularlar. Kural koyucu eleştirilerin değişim ve yeniliklere kapalı olduğunu söylemek mümkündür. Kesinlikle gerek aruzda, gerek hece ölçüsünde (güzel ifade edilmiş olsa bile) tanımlamaların ve kuralların dışına çıkmayı kabul etmez. Dolayısıyla önlerine sunulan metin veya şiirde öncelikle eksik, gedik aramakla başlarlar. Bu tür eleştiri ve yorumda bulunan kişiler bu ortamlarda işi öğrenmeye çalışan, bu yola yeni çıkan arkadaşlarımızın bu yoldan dönmelerine sebep olan bir davranış şekli sergilerler. Ham meyveye tahammülleri yoktur demek daha doğru olacaktır. İsterler ki önlerine gelen metin veya şiir tüm kural ve ölçülere uyularak hatasız yazılmış olsun. Bu tür eleştirmenler olanın değil olması gerekenin peşindedirler. Yazılan metin veya şiirin barındırdığı ve içinde var olan malzemeyle ilgilenmezler sadece o malzemenin her ne olursa olsun nasıl konulması gerektiğini araştırmakla meşguldürler. Bunu yaparken de çoğu zaman kullanılan malzemenin ya gereksizliğinden yada doldurmaya çalıştıkları açığı doldurmamasından dolayı eksik ve uygunsuzluğundan bahsederler.
Kural koyucu eleştirilerde metnin veya şiirin diğerine göre daha iyi olduğunu savunmak gibi bir hakka sahipsinizdir. Bir edebi anlayışın ve uygulanışın kalitesini iddia edebilirsiniz
Betimleyici (descriptive) eleştiri.
Betimleyici eleştirilerinizde ise bir metnin veya şiirin ne olduğu araştırılır. Şiirde var olanlar göz önüne serilirken hata ve eksiklerin daha yapıcı bir şekilde açıklaması yapılır demeliyim. Metnin ve şiirin incelenmesi varlığıyla olacağından bu metni ve şiiri yazanı Hızlı bir şekilde olmasa da eğitme yolunu tercih etmektir. Eleştirmen şaire kendi şiirinde ne dediğini anlatırken şair yazdığından üçüncü bir kişinin ne gördüğünü daha net görür ve anlar. Kurallarla ilgilenmez çünkü yazılanı tanımlamakla meşguldür. Betimleyici eleştiri ele aldığı metni kendi bağlamı içinde sorgular, metni öncelikle tanımaya çalışır.
Bu iki eleştirinin de kategorilere ayrıldığını savunabilirim. Mesela politik, etik, estetik kuramlar kural koyucu eleştirilere dahil edilmelidir. Edebi ve yorumsamacı kuramlar ise betimleyici eleştirilere karşılık gelir. Tabi bu dediğim kategorize etme şeklide şüphesiz kuramsaldır. Pratikte bu şablonumun sınırlarını zorlayan anlayışlar da mevcuttur.
Ancak bana göre, ötekilerden kesinlikle ayrılan bir başka eleştiri örneği vardır ve bu, keyfî eleştiridir.
Nedir keyfî eleştiri?
Bu eleştiri türü ele aldığı yapıtı ne kural koyucu bir şekilde ne de betimleyici bir şekilde ele alır. Keyfî eleştiri yöntemini izleyenler, herhangi bir yöntemi izlemek zorunda değildirler, bir metni okurlar ve akıllarına geldiği gibi eleştirirler; şurası olmamış burası neden böyle derken bile, savlarını herhangi bir nedene dayandırmazlar, edebî araçları kullanmazlar, tavsiye de etmezler. Bu tür eleştirmenlerin dilinde sanki , bana öyle geliyor ki, gibi ifadelere çokça rastlanır; ama çok kesin ifadeler de, bu tür eleştirmenlerin başvurduğu otorite araçlarındandır. Ama bu otorite bir eleştirmenin değil bir edebiyatçının (ya da denemecinin) otoritesidir; çünkü bu otoritenin kaynağı, yazarının sezgilerinden başka bir şey değildir.
Yani sizin metin ve şiirlerinizi yorumlayanlar bir metod ve yol izlemeksizin o an ki halet-i ruhiyeleriyle notlar düşerler. Daha çok kırıcı ve reddedici bir tutum izlerler ve olmamış dedikleri şeyin nasıl olması gerektiğini de söyleyecek ya donanımları yoktur ya da işlerini o kadar önemsemezler. Bu tip eleştirmenlerin hedefi şiirden ziyade o an ki duyum ve hissedişinin beyanı ve şairdir.
Siz sanatınızı ne kadar ustalıkla yaparsanız yapın söyleyecekleri bir sözleri vardır. Ben bunları tanımlarken keyfi davranan ve amacı şiiri eleştirmek değil şairi incitmek ve bu acıdan doyum ağlamak olan bu zümrenin edebiyata ve şiire katkısından pek bahsedilemez. Bir katkıları varsa bile bu verdikleri zarardan daha azdır.
Yani şiirlerinizi ve metinlerinizi yorumlayanlar ya kural koyucu gözle bakarlar ya betimleyici gözle bakarlar ya da keyfi bir gözle bakarlar. Bu bakışlarını yorumda dile getirmedikleri için de bunu anlamak şairin kendisine düşer.
Okuyucuyu sıkmamak için bu günlük nokta koyuyorum. Devam edeceğim
Bekir Kale Ahıskalı
5 Temmuz 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-1
Kural koyucu eleştiri
Kural koyucu eleştiriler ele aldıkları metin veya şiirin ne olması gerektiğini ifade ederler. Eleştiriyi yapan kişi şiirde şairin ve yazarın ne yazdığından daha çok ne yazması gerektiğini vurgularlar. Kural koyucu eleştirilerin değişim ve yeniliklere kapalı olduğunu söylemek mümkündür. Kesinlikle gerek aruzda, gerek hece ölçüsünde (güzel ifade edilmiş olsa bile) tanımlamaların ve kuralların dışına çıkmayı kabul etmez. Dolayısıyla önlerine sunulan metin veya şiirde öncelikle eksik, gedik aramakla başlarlar. Bu tür eleştiri ve yorumda bulunan kişiler bu ortamlarda işi öğrenmeye çalışan, bu yola yeni çıkan arkadaşlarımızın bu yoldan dönmelerine sebep olan bir davranış şekli sergilerler. Ham meyveye tahammülleri yoktur demek daha doğru olacaktır. İsterler ki önlerine gelen metin veya şiir tüm kural ve ölçülere uyularak hatasız yazılmış olsun. Bu tür eleştirmenler olanın değil olması gerekenin peşindedirler. Yazılan metin veya şiirin barındırdığı ve içinde var olan malzemeyle ilgilenmezler sadece o malzemenin her ne olursa olsun nasıl konulması gerektiğini araştırmakla meşguldürler. Bunu yaparken de çoğu zaman kullanılan malzemenin ya gereksizliğinden yada doldurmaya çalıştıkları açığı doldurmamasından dolayı eksik ve uygunsuzluğundan bahsederler.
Kural koyucu eleştirilerde metnin veya şiirin diğerine göre daha iyi olduğunu savunmak gibi bir hakka sahipsinizdir. Bir edebi anlayışın ve uygulanışın kalitesini iddia edebilirsiniz
Betimleyici (descriptive) eleştiri.
Betimleyici eleştirilerinizde ise bir metnin veya şiirin ne olduğu araştırılır. Şiirde var olanlar göz önüne serilirken hata ve eksiklerin daha yapıcı bir şekilde açıklaması yapılır demeliyim. Metnin ve şiirin incelenmesi varlığıyla olacağından bu metni ve şiiri yazanı Hızlı bir şekilde olmasa da eğitme yolunu tercih etmektir. Eleştirmen şaire kendi şiirinde ne dediğini anlatırken şair yazdığından üçüncü bir kişinin ne gördüğünü daha net görür ve anlar. Kurallarla ilgilenmez çünkü yazılanı tanımlamakla meşguldür. Betimleyici eleştiri ele aldığı metni kendi bağlamı içinde sorgular, metni öncelikle tanımaya çalışır.
Bu iki eleştirinin de kategorilere ayrıldığını savunabilirim. Mesela politik, etik, estetik kuramlar kural koyucu eleştirilere dahil edilmelidir. Edebi ve yorumsamacı kuramlar ise betimleyici eleştirilere karşılık gelir. Tabi bu dediğim kategorize etme şeklide şüphesiz kuramsaldır. Pratikte bu şablonumun sınırlarını zorlayan anlayışlar da mevcuttur.
Ancak bana göre, ötekilerden kesinlikle ayrılan bir başka eleştiri örneği vardır ve bu, keyfî eleştiridir.
Nedir keyfî eleştiri?
Bu eleştiri türü ele aldığı yapıtı ne kural koyucu bir şekilde ne de betimleyici bir şekilde ele alır. Keyfî eleştiri yöntemini izleyenler, herhangi bir yöntemi izlemek zorunda değildirler, bir metni okurlar ve akıllarına geldiği gibi eleştirirler; şurası olmamış burası neden böyle derken bile, savlarını herhangi bir nedene dayandırmazlar, edebî araçları kullanmazlar, tavsiye de etmezler. Bu tür eleştirmenlerin dilinde sanki , bana öyle geliyor ki, gibi ifadelere çokça rastlanır; ama çok kesin ifadeler de, bu tür eleştirmenlerin başvurduğu otorite araçlarındandır. Ama bu otorite bir eleştirmenin değil bir edebiyatçının (ya da denemecinin) otoritesidir; çünkü bu otoritenin kaynağı, yazarının sezgilerinden başka bir şey değildir.
Yani sizin metin ve şiirlerinizi yorumlayanlar bir metod ve yol izlemeksizin o an ki halet-i ruhiyeleriyle notlar düşerler. Daha çok kırıcı ve reddedici bir tutum izlerler ve olmamış dedikleri şeyin nasıl olması gerektiğini de söyleyecek ya donanımları yoktur ya da işlerini o kadar önemsemezler. Bu tip eleştirmenlerin hedefi şiirden ziyade o an ki duyum ve hissedişinin beyanı ve şairdir.
Siz sanatınızı ne kadar ustalıkla yaparsanız yapın söyleyecekleri bir sözleri vardır. Ben bunları tanımlarken keyfi davranan ve amacı şiiri eleştirmek değil şairi incitmek ve bu acıdan doyum ağlamak olan bu zümrenin edebiyata ve şiire katkısından pek bahsedilemez. Bir katkıları varsa bile bu verdikleri zarardan daha azdır.
Yani şiirlerinizi ve metinlerinizi yorumlayanlar ya kural koyucu gözle bakarlar ya betimleyici gözle bakarlar ya da keyfi bir gözle bakarlar. Bu bakışlarını yorumda dile getirmedikleri için de bunu anlamak şairin kendisine düşer.
Okuyucuyu sıkmamak için bu günlük nokta koyuyorum. Devam edeceğim
Bekir Kale Ahıskalı
5 Temmuz 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-1
Etiketler:
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-1
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim- 3
Şiir uçlarda gezinmenin adıdır.Şair uçlarda gezerken yani şiirini var ederken bu uçlarda nasıl gezdiğini açıklama ihtiyacı duymamalıdır. Zaten o, uçlarda gezmesini başardığı için şairdir. Şiir üzerine verilen öğütler, ancak yaratıcılık sırasında doğrulanınca değer kazanır bu da o öğüt içindeki gerçeğin yeni baştan bulunması anlamına gelir. Kuramlar, ancak kendi şiirleri ile bir arada ele alınınca değer kazanırken bir şairin, şiiri ile yetinmeyip şiirini açıklamaya, savunmaya kalkması bir zaafiyettir. Ortada yaratılan bir şiir varken, bu şiirin nasıl yaratıldığını, hangi yöntemlere, kurallara ve kuramlara uyularak yaratıldığını öğrenmemizde ne gibi bir yarar umuluyor? Dayanağı kuramları bilmeden de güzel bir şiiri sevebileceğimize göre, şairin bu türlü bir çabası gereksiz olur. Kimi şairlerin, kendi şiirleri üstüne olsun, genel olarak şiir üstüne olsun açıkladıkları görüşler, çoğu zaman kendi şiirlerini tutmuyor; kuramlar, yöntemler bir yanda, şiirler başka bir yanda. Böylesi, şiirle şiirin kuramları arasında hiçbir ilinti bulunmadığı kuşkusunu uyandırmaktadır. Başka bir deyişle, şairlerin çoğu, şiir üstüne birtakım kuramlar, kurallar, yöntemler öğreniyorlar, ama onlardan birini bile şiir yazarken uygulamıyorlar, şiirlerini göreneğe, geleneğe, bakarak yazıyor, ama düşünür görünmek hevesinden ötürü birtakım şiir bilgilerini sayıp döküyorlar. Burada şiiriyle değil söyleviyle var olma gayreti görüyorum. Sofra adabını öğreten bir şair yemeği neden elleriyle yer ki.
Birtakım büyük batılı şairlerin, sadece şiir yazmakla yetinmeyip şiir üzerine de yazmalarının ne gibi bir faydası olabilir ki diyeceksiniz. Bunu, yeni bir şiirin yadırganmaması, okurun o yeni anlayışa alıştırılması için eğitimsel bakımdan gerekli saymak da doyurucu, kandırıcı bir düşünce değildir. Çünkü bu görev, şairden çok eleştirmenlere, edebiyat tarihçilerine, edebiyat öğretmenlerine düşer. Şiirin tarihindeki bu çeşit en önemli yazılara bakarsak, belli bir dönemde ileri sürülen yeni bir şiir anlayışının, kendi çağı içindeki felsefi, giderek bilimsel akımların hizasında bir uç olduğunu görürüz. Başka bir deyişle, bu çeşit önemli görüşlerde, bir öğüt, bir savunu aramak boşunadır; Şair burada, artık bir uğraşın adamı olmaktan daha ileri çıkmış, düşünür sınıfına katılmıştır. Şiirinde kendi çağının düşünüşüne varan, giderek o düşünüşü zorlayan şair, artık kendi uğraşının içinde kalmaktan çıkar,
çağdaş düşünce yaşamındaki yerini almaya yönelir.
Ben bireyi toplum içinde somut olarak görünür duruma getirmek, giderek daha da derinlerine inerek, onun içsel dramını kurcalamak ve gözler önüne sermek çabasındayım.
Şiirle düşünmek! Ben buna inanırım. Şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. Felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. Gene felsefe duygusallığa da karşıdır.
Yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan. Zaten insanın iç dünyasını kesin olarak tanıtlamak demek, saltık insanı yokken var etmek anlamına gelmez mi?
Şair yetinmesini bilmeli; büyüklüğü, derinliği dilde aramalıdır.
Bütün sanatların şiire, şiirin de sanatlara katkısı vardır elbette. Bu böyleyse, bir düzyazı örgüsü, bir düzyazı dokusu şiiri çerçevelemiyor, bunaltmıyor, onun özgür yapısını kısıtlamıyor demektir.
Uzun şiirlerimdeki öykü öğesine gelince, öyküden çok bir "anlatma" söz konusudur burada da. Ayrıca her şiir önünde sonunda (az ya da çok) bir "anlatma" değilse nedir?
Diyebilirim ki, bütün sanatsal türler, şiirin potasında eriyebildiğince, şiirin doğal gereçleridirler.
Dünya yazınında bütün yazın türleri iç içe geçebiliyor. Bizde ise bu tutum yadırganıyor nedense. Bence bu karşılıklı trafiği yadsımak, şiirimizi alışkanlıklardan kurtararak çeşitlendirememekten, onu dünya şiirinin süreci dışında düşünmekten başka hiçbir anlama gelmiyor.
Şiirlerimdeki kişiler satranç taşlarına benzerler. Onlar, düşsel ya da gerçek, bende olup bitenlerin toplamıdırlar olsa olsa.
Gene de...
Şair kendi özel kişiliğini şiirinin ardında gizlemesini iyi bilmelidir. *1
Güzellik düşündürücüdür. Bu yüzden de lirizmle hiçbir ilişkim olmadı diyebilirim "Liriği söyleyen kimse, kendi duygulanışının bilincinden çok, duygu anının bilincindedir," der.*2.
Bekir Kale Ahıskalı
18 Eylül 2007
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim- 3
Birtakım büyük batılı şairlerin, sadece şiir yazmakla yetinmeyip şiir üzerine de yazmalarının ne gibi bir faydası olabilir ki diyeceksiniz. Bunu, yeni bir şiirin yadırganmaması, okurun o yeni anlayışa alıştırılması için eğitimsel bakımdan gerekli saymak da doyurucu, kandırıcı bir düşünce değildir. Çünkü bu görev, şairden çok eleştirmenlere, edebiyat tarihçilerine, edebiyat öğretmenlerine düşer. Şiirin tarihindeki bu çeşit en önemli yazılara bakarsak, belli bir dönemde ileri sürülen yeni bir şiir anlayışının, kendi çağı içindeki felsefi, giderek bilimsel akımların hizasında bir uç olduğunu görürüz. Başka bir deyişle, bu çeşit önemli görüşlerde, bir öğüt, bir savunu aramak boşunadır; Şair burada, artık bir uğraşın adamı olmaktan daha ileri çıkmış, düşünür sınıfına katılmıştır. Şiirinde kendi çağının düşünüşüne varan, giderek o düşünüşü zorlayan şair, artık kendi uğraşının içinde kalmaktan çıkar,
çağdaş düşünce yaşamındaki yerini almaya yönelir.
Ben bireyi toplum içinde somut olarak görünür duruma getirmek, giderek daha da derinlerine inerek, onun içsel dramını kurcalamak ve gözler önüne sermek çabasındayım.
Şiirle düşünmek! Ben buna inanırım. Şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. Felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. Gene felsefe duygusallığa da karşıdır.
Yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan. Zaten insanın iç dünyasını kesin olarak tanıtlamak demek, saltık insanı yokken var etmek anlamına gelmez mi?
Şair yetinmesini bilmeli; büyüklüğü, derinliği dilde aramalıdır.
Bütün sanatların şiire, şiirin de sanatlara katkısı vardır elbette. Bu böyleyse, bir düzyazı örgüsü, bir düzyazı dokusu şiiri çerçevelemiyor, bunaltmıyor, onun özgür yapısını kısıtlamıyor demektir.
Uzun şiirlerimdeki öykü öğesine gelince, öyküden çok bir "anlatma" söz konusudur burada da. Ayrıca her şiir önünde sonunda (az ya da çok) bir "anlatma" değilse nedir?
Diyebilirim ki, bütün sanatsal türler, şiirin potasında eriyebildiğince, şiirin doğal gereçleridirler.
Dünya yazınında bütün yazın türleri iç içe geçebiliyor. Bizde ise bu tutum yadırganıyor nedense. Bence bu karşılıklı trafiği yadsımak, şiirimizi alışkanlıklardan kurtararak çeşitlendirememekten, onu dünya şiirinin süreci dışında düşünmekten başka hiçbir anlama gelmiyor.
Şiirlerimdeki kişiler satranç taşlarına benzerler. Onlar, düşsel ya da gerçek, bende olup bitenlerin toplamıdırlar olsa olsa.
Gene de...
Şair kendi özel kişiliğini şiirinin ardında gizlemesini iyi bilmelidir. *1
Güzellik düşündürücüdür. Bu yüzden de lirizmle hiçbir ilişkim olmadı diyebilirim "Liriği söyleyen kimse, kendi duygulanışının bilincinden çok, duygu anının bilincindedir," der.*2.
Bekir Kale Ahıskalı
18 Eylül 2007
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim- 3
Etiketler:
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim- 3
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim-2
Ben eğer gizlemeyi istiyorsam o gizliliği şiirime gömerim ve okuyucu onu çok yakalayamaz, Şiirdeki gizliliğim tamamıyla çok doğal olarak cereyan eder. Şair çok kez hararet dolu karanlık içinde çalışır. Ama soğuk demircilik yapmanın da yararları var. Net olduğu için daha büyük cesaret sağlar bize. Günün birinde kaçamak bir dalgınlık ve daha sonradan kavrayamayacağımız kontrolsüzlük durumu üzerine olduğu gibi tartışmak zorunda kalmayacağından emin olmalıdır. Bu düşünsel aydınlığa, yapım itibariyle karanlık oluşumdan çok daha fazla ihtiyaç duyulur. Benim için başlangıç durumunda belli bir karmaşıklığı olmayan şiir yoktur. Onu yaşam gücünü bilinçsizlik içinde kaybetmeden büyük açıklık içinde elde etmeye çalışıyorum. Şair burada bir ya da daha çok kırık çizgilerden düz çizgi oluşturmaya çalışıyor. Belli şairler sık sık çılgınlıklarının kurbanı olurlar. Kendilerini gevşekliğin zevkine kaptırıp şiirin güzelliği için hiç de özen göstermezler. Yani ikram edecekleri içecekleri kadehlerini ağzına kadar doldurup bu arada okuyucularına ikram etmeyi unuturlar.
Şiirlerimde bayağılık korkusunu bilmem, ama pek çok şair bayağılık korkusu altındadır. Mecaz, şair için karanlığı aydınlatan sihirli lamba demektir. Bir imgeden diğerine geçiş aynı zamanda şiir olmalı. Yoruma gelince, onun şiirsel olmadığı iddia ediliyor.. Bu iddia, mantıkçıların anlayacağı biçimde bir açıklama ise o zaman isabetlidir. Düşten taşan anlamlar var; bunlar şiirsel ortamı terk etmeden kendilerini belli ettirebilirler. Ama yorumda bambaşka bir şiirsellik daha vardır.
Yazdığım şiirden imgeleri düzenleyip uyumu sağlamaya çalışırım. Şiir benim iç düşümde yüzdüğü için ona ara sıra anlatım biçimi vermeyi düşünmem. Şiirin bütünündeki bu gerilimli ilişki onun büyüsünü bozmaz, aksine temel oluşumunu sağlamlaştırır. Anlatım düz çizgi üzerinden bir noktadan öbürüne giderken şiirim -genel olarak anladığım gibi- yoğunlaşan ortamlarda gelişir.
Ben yaşamı boyunca düzenli ve dışa gerektiğinden fazla sesi vermeyen bir ailenin mensubuyum. Eğer bütün şiir gözümüzün altında harekete geçecekse en küçük sırların bile şiire saklanıp okuyucuya lezzet vermesi gerekir. Yazmaya başlamak için ilham gelmesini beklemem; onun üzerine gitmek suretiyle yolumu katetmiş olurum. Şair emir altında yazar gibi çok ender anları bekleyemez. Bana öyle geliyor ki, onun da bilim adamının işe başlamadan önce ilham beklemediği gibi yapması lâzım
Şair birkaç eşref saatine bağlı olarak sanat icra edemez. O saatleri kafasında hep var etmelidir. Yani şairin dalgın olduğu ve düşünsel sarhoş yanı hep olmalıdır. Şiir içimize doğsun diye dağlara çıkmak, kırlarda koşmak gerekmiyor. Dağı, kırları ayaklarına getireceksin. Gerekirse gerçek hayatta yapamadığının düşlere gelmesini beklemeden gün ortasında sevgilinin düğmelerini çözebilmeli, hava aydınlıkken bile gecenin en karanlığında yaşanan çılgınlıkları şiirselleştirebilmelisin
Sözcükleri mücevher gibi işlemeyi beceren belli şairlerin mükemmel örneklerine karşın çoğunlukla sözcükleri düşünmeden yazanlarda vardır. Zaman zaman başarılı oluyorlar da,
Burada söz konusu olan şairane düşünce değil, daha çok ona mümkün olan uygunluk ya da gerçekten bunun istenmesidir. Yaratma duygusu -en azından benim duyumsadığım kadarıyla- burada arka sayfada göstermeye çalışırım,
Eğer -kendine uygun- imge, kavramdan daha az doğru ise, o zaman onun yerine daha büyük yansıma gücü olur ve bilinçsiz olanın daha derinlerine nüfuz eder. Şiirde imgeyi somutlaştıran işte budur, bu sırada az çok formül haline getirilmiş kavram, sadece anlaşmaya hizmet edip şiirin derinlerden yavaş yavaş yukarı çıkıp başka bir imge halini almasına yardım eder.
Benim şiirimde biraz olsun insancıllık varsa bunu verimsiz topraklarımın bakımını denenmiş gübre ile, acı ile, besliyor olmam açıklar belki. Vücutla ya da düşüncelerle acı çekmek demek, kendini düşünmek, kendi ben’ine yönelmek demektir. Onun istencine karşı bir şekilde kendini düşünmek, sefalet içinde bulunmak ve büsbütün açıkta kalmak anlamına gelir. Çoğunlukla kendi içimde duyumsadığım korkunçluklarla boy ölçüşmekten az çok korkmuşumdur. Bunları diğerlerinden daha zindeleştirici bir etki bırakan yalın ve günlük sözcüklerle yumuşatırım. (Bizi çocukken büyük korkularımız karşısında sakinleştiren bu kelimeler değil mi?) Duyulmamış olanın kendini çoğunlukla korku belirtisi olarak gösteren zehrini tarafsızlaştırmak için onların çoğunlukla denenmiş uslulukları ve dostlukları üzerine kurarım. Usluluğumun çoğunu belki de sık sık kimi delilikleri bastırmak zorunda olmama borçluyum.
Benim için doğallık önemli olduğunda önceden hangi biçimi kullanacağımın planını yapmam. Seçimi kendisi yapması için bunu şiirime bırakırım. Ama bu, tekniğin küçümsenmesi anlamına gelmez, daha çok onun esnekleştirilmesi demektir. Ama ya da, en iyisi sadece her şiirde kendini sabitleştiren ve onun “şarkısıyla” uyum içine giren hareketli tekniktir. Belki de bu yine buluş için büyük bir hareket alanı sağlar.
Tam bilinçlenmeden yazmayı severim ve bunu büyük bir hevesle, sanki doğanın bütün işi kendisi yapıyormuş gibi göründüğü bahçede yaparım. Elbette ki açık yerler, geniş sınırsız alan, insanın dikkatini toplamasını zorlaştırır. Ama bahçe çitle çevrilmiş ise hava ve yer yönlendirici düşünce yıkanmasına olanak verir, bu ise kendi açısından şiirin, gölgenin ve serinletici tazeliğin dostudur.
Şiir bir tabiat unsurudur, ne azalır, ne bozulur; etkilere karşı koyar. Deniz gibi o da, söyleyeceği ne varsa, her defasında söyler,- sonra rahat ve vakur, vahdete vergi olan o bitmez tükenmez değişirlikle yeniden başlar. Bu yeknesaklık içindeki değişiklik, sonsuzluğun mucizesidir.
Sanat mükemmelleştirilemez. Hep bir eksik tarafı kalacaktır. Kalmalıdır da. Kalmazsa eğer sanat biter. Şiirde böyledir. Şiirde eksilme olamaz, artış da olamaz. Sanat küçülmeye, büyümeye tâbi değildir. Sanatın mevsimleri, bulutları, karaltıları, hattâ lekeleri vardır, hepsi birer harika belki; birden karanlık çöker üstüne, elinde değildir. Fakat netice itibariyle, o, insan ruhunu hep aynı kuvvetle aydınlatır. Aynı lezzetle doyurur. Aynı ışık yangınından hep aynı şafak söker. Sanatçı karanlığın arkasından doğan güneştir. Her karanlığın bir güneşi vardır.
“Sanat bir cürettir; doğacak dâhilerin geçmiş dâhilere eş olabileceklerini inkâr etmek, YARATANIN devamlı kudretini inkâr etmek demektir. “
Sanatçı sıradanlığa göre başka olana verilen addır. Şair de öyle.
Bekir Kale Ahıskalı
17 Eylül 2007
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim-2
Şiirlerimde bayağılık korkusunu bilmem, ama pek çok şair bayağılık korkusu altındadır. Mecaz, şair için karanlığı aydınlatan sihirli lamba demektir. Bir imgeden diğerine geçiş aynı zamanda şiir olmalı. Yoruma gelince, onun şiirsel olmadığı iddia ediliyor.. Bu iddia, mantıkçıların anlayacağı biçimde bir açıklama ise o zaman isabetlidir. Düşten taşan anlamlar var; bunlar şiirsel ortamı terk etmeden kendilerini belli ettirebilirler. Ama yorumda bambaşka bir şiirsellik daha vardır.
Yazdığım şiirden imgeleri düzenleyip uyumu sağlamaya çalışırım. Şiir benim iç düşümde yüzdüğü için ona ara sıra anlatım biçimi vermeyi düşünmem. Şiirin bütünündeki bu gerilimli ilişki onun büyüsünü bozmaz, aksine temel oluşumunu sağlamlaştırır. Anlatım düz çizgi üzerinden bir noktadan öbürüne giderken şiirim -genel olarak anladığım gibi- yoğunlaşan ortamlarda gelişir.
Ben yaşamı boyunca düzenli ve dışa gerektiğinden fazla sesi vermeyen bir ailenin mensubuyum. Eğer bütün şiir gözümüzün altında harekete geçecekse en küçük sırların bile şiire saklanıp okuyucuya lezzet vermesi gerekir. Yazmaya başlamak için ilham gelmesini beklemem; onun üzerine gitmek suretiyle yolumu katetmiş olurum. Şair emir altında yazar gibi çok ender anları bekleyemez. Bana öyle geliyor ki, onun da bilim adamının işe başlamadan önce ilham beklemediği gibi yapması lâzım
Şair birkaç eşref saatine bağlı olarak sanat icra edemez. O saatleri kafasında hep var etmelidir. Yani şairin dalgın olduğu ve düşünsel sarhoş yanı hep olmalıdır. Şiir içimize doğsun diye dağlara çıkmak, kırlarda koşmak gerekmiyor. Dağı, kırları ayaklarına getireceksin. Gerekirse gerçek hayatta yapamadığının düşlere gelmesini beklemeden gün ortasında sevgilinin düğmelerini çözebilmeli, hava aydınlıkken bile gecenin en karanlığında yaşanan çılgınlıkları şiirselleştirebilmelisin
Sözcükleri mücevher gibi işlemeyi beceren belli şairlerin mükemmel örneklerine karşın çoğunlukla sözcükleri düşünmeden yazanlarda vardır. Zaman zaman başarılı oluyorlar da,
Burada söz konusu olan şairane düşünce değil, daha çok ona mümkün olan uygunluk ya da gerçekten bunun istenmesidir. Yaratma duygusu -en azından benim duyumsadığım kadarıyla- burada arka sayfada göstermeye çalışırım,
Eğer -kendine uygun- imge, kavramdan daha az doğru ise, o zaman onun yerine daha büyük yansıma gücü olur ve bilinçsiz olanın daha derinlerine nüfuz eder. Şiirde imgeyi somutlaştıran işte budur, bu sırada az çok formül haline getirilmiş kavram, sadece anlaşmaya hizmet edip şiirin derinlerden yavaş yavaş yukarı çıkıp başka bir imge halini almasına yardım eder.
Benim şiirimde biraz olsun insancıllık varsa bunu verimsiz topraklarımın bakımını denenmiş gübre ile, acı ile, besliyor olmam açıklar belki. Vücutla ya da düşüncelerle acı çekmek demek, kendini düşünmek, kendi ben’ine yönelmek demektir. Onun istencine karşı bir şekilde kendini düşünmek, sefalet içinde bulunmak ve büsbütün açıkta kalmak anlamına gelir. Çoğunlukla kendi içimde duyumsadığım korkunçluklarla boy ölçüşmekten az çok korkmuşumdur. Bunları diğerlerinden daha zindeleştirici bir etki bırakan yalın ve günlük sözcüklerle yumuşatırım. (Bizi çocukken büyük korkularımız karşısında sakinleştiren bu kelimeler değil mi?) Duyulmamış olanın kendini çoğunlukla korku belirtisi olarak gösteren zehrini tarafsızlaştırmak için onların çoğunlukla denenmiş uslulukları ve dostlukları üzerine kurarım. Usluluğumun çoğunu belki de sık sık kimi delilikleri bastırmak zorunda olmama borçluyum.
Benim için doğallık önemli olduğunda önceden hangi biçimi kullanacağımın planını yapmam. Seçimi kendisi yapması için bunu şiirime bırakırım. Ama bu, tekniğin küçümsenmesi anlamına gelmez, daha çok onun esnekleştirilmesi demektir. Ama ya da, en iyisi sadece her şiirde kendini sabitleştiren ve onun “şarkısıyla” uyum içine giren hareketli tekniktir. Belki de bu yine buluş için büyük bir hareket alanı sağlar.
Tam bilinçlenmeden yazmayı severim ve bunu büyük bir hevesle, sanki doğanın bütün işi kendisi yapıyormuş gibi göründüğü bahçede yaparım. Elbette ki açık yerler, geniş sınırsız alan, insanın dikkatini toplamasını zorlaştırır. Ama bahçe çitle çevrilmiş ise hava ve yer yönlendirici düşünce yıkanmasına olanak verir, bu ise kendi açısından şiirin, gölgenin ve serinletici tazeliğin dostudur.
Şiir bir tabiat unsurudur, ne azalır, ne bozulur; etkilere karşı koyar. Deniz gibi o da, söyleyeceği ne varsa, her defasında söyler,- sonra rahat ve vakur, vahdete vergi olan o bitmez tükenmez değişirlikle yeniden başlar. Bu yeknesaklık içindeki değişiklik, sonsuzluğun mucizesidir.
Sanat mükemmelleştirilemez. Hep bir eksik tarafı kalacaktır. Kalmalıdır da. Kalmazsa eğer sanat biter. Şiirde böyledir. Şiirde eksilme olamaz, artış da olamaz. Sanat küçülmeye, büyümeye tâbi değildir. Sanatın mevsimleri, bulutları, karaltıları, hattâ lekeleri vardır, hepsi birer harika belki; birden karanlık çöker üstüne, elinde değildir. Fakat netice itibariyle, o, insan ruhunu hep aynı kuvvetle aydınlatır. Aynı lezzetle doyurur. Aynı ışık yangınından hep aynı şafak söker. Sanatçı karanlığın arkasından doğan güneştir. Her karanlığın bir güneşi vardır.
“Sanat bir cürettir; doğacak dâhilerin geçmiş dâhilere eş olabileceklerini inkâr etmek, YARATANIN devamlı kudretini inkâr etmek demektir. “
Sanatçı sıradanlığa göre başka olana verilen addır. Şair de öyle.
Bekir Kale Ahıskalı
17 Eylül 2007
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim-2
Etiketler:
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim-2
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim-5 Son
Yazar Bekir K. Ahıskalı
23 01 2009
Her insan uğraşı üstüne düşünür, bundan doğal birşey olamaz. Bilinenin dışına çıkmak için yeni düğümler, yeni ilmikler, yeni çözüm yolları arar. Bu bir yaratıcıysa, daha da kaçınılmaz olur bu. Nedeni de binlerce yolun içinden kendi yolunu kendi çizecektir. Bunun başka bir çıkar yolu yoktur. Üstelik, bunu ta baştan yapmak zorundadır. Orada gidip gelecektir çünkü, orasını ekip biçecek, böylece de: 'Ben bu dünyadan geçtim!' diyecektir. Bir şairin, bir sanatçının bunu diyebilmesi için de, bu yolun gerçekten onun olması, üstüne tapulaması gerekir. Bunsuz bir şairin, sanatçının varlığı tartışılır. Dahası, yoktur. Her şairin ölüm-kalım sorunu önce burada yatar Her şair gibi ben de işin başında kendi çizeceğim yolu düşündüm. Bunun için de çizgileri inceledim, taşları, kumu, çakılı nasıl karacağımı, onları nasıl dökeceğimi inceledim. Böylece kendi yolumu çizdim. Şiir öğretilmez, öğrenilmez: Bulunur. Böyle diyorum, çünkü her şair kendi tarlasını kendi kazar, oradan çıkardığı mahsül de başka kimseninkine benzemez. Toprağın birçok damarlarından yararlanarak kendi karışımını ortaya çıkarır. Şiirimde öyle sanıldığı gibi büyük değişikler yok gibi geliyor bana. Aslında, 'kuram' bir şairin yazdığı, şiirlerinin koyduğu kurumda aranmalıdır. Ondan çıkarılmalıdır: Söylediklerinden, yazdıklarından değil. 'Ne kadar kuram varsa, o kadar şair vardır' sözü de bu yüzden doğrudur. Her şair hayatına, şiirine baktığında çok değişik yollardan geçtiğini sanabilir ama, esasta bu yol tektir, ve de bu kendine çizdiği yoldan başka birşey değildir. Ben böyle düşünüyorum.
Şiir bir dil sorunsalıdır. Dili bulmadır. Dili bulmakta, yine onunla gide gele, yıkana, yoğrula, düşe kalka olur. Bir şiirin koyduğu değişik çizgiler öz ile biçimden çok yine 'şiir dili' dediğimiz, her şairin dilinde kendini belli eder. Başlangıçta bu dilin girip çıkmadığı çukur, oyuk, yol, tepe yok gibidir. Yöresini araştırma, toprağını bulma çabasının ta kendisidir bu. Giderek, kendi seçmesini yapar dil. Ayrıkotlarını temizler, girip çıktığı çıkmaz sokakları bırakır, kokladığı, kazdığı su yollarını bir kıyıya iter, sonunda deltasına yerleşir, sınırını çizer, otağını kurar. Bir şairin şiir çizgisinin değişikliği dediğimiz bu dildir işte. Sizin benim şiir çizgimin değişiklikler gösterdiğini söylemesi de bundan başka bir şey değildir sanırım. Öte yandan, her şairde açık-kapalı bunu görebiliriz. Bunu en iyi İkinci Yeni dediğimiz çıkışta görüyoruz, Türk şiir tarihi hiç kimsenin merakını çekmemiş bir topraktır. Ne irdelenmiş, ne de üstüne eğilinmiştir. Bakir bir toprak olduğu için de herkes üstüne birşeyler söylemiştir. Bende Atilla İlhan gibi düşünüyor İkinci Yeni'nin Türk şiirinde ayrı bir damar olduğu söylüyorum. Bunca zengin olan eski şiirimiz, Tanzimatla -onu izleyen bütün yenileşme çabaları da gözönünde bulundurulduğunda- Cumhuriyetle büyük çizgiler koyarak gelmiş değildir. Cumhuriyet şiiri, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Nâzım Hikmet demektir. Topu topu üç çizgidir yani. Orhan Veli, ve arkadaşlarıyla bir dördüncü çizgi gündeme girmiştir. İyice bakılırsa İkinci Yeni'nin bir beşinci çizgi olduğu görülecektir. İkinci Yeni'nin koyduğu bu beşinci çizgidir. , İkinci Yeni, giderek kendi toprağını bulma yolundadır da. Ağababasının Ahmet Haşim olduğunu hergün daha bir anlamadadır. Köksüz değil aksine bana göre sağlam bir kökü vardır..
“Şiirimizi 'teşrih masasına' yatırma, onu havalandırmadır bu. Bugün Nâzım Hikmet şiiri değişik biçimde de olsa-bir alt gelenek olarak vardır. Sürdürülmektedir. Bu aşılmış değildir. Onun yörüngesinde dönmektedir. Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet şiiri, böyle bir gelenek koymamıştır. Ama bir ara yol olarak açıktır. İkinci Yeni'ye gelince, elbet o da baştaki gibi kalmamış, değişmiştir, ama bir çizgidir o şiirimizde. Giderek alanını daha da genişletmektedir. Bundan kimsenin kuşkusu olmamalı. Nâzım Hikmet'in koyduğu şiirle hesaplaşa, çarpışa, yeni sularla yıkanarak, yeni boyutlar edinerek sürüyor. İkinci Yeni'nin bir akım olduğunu söylemeye herkes korkuyor. Akım ne sanılıyor? Bir ulusun şiirini 'allakbullak edip, yalnız onun egemen olması mı? Dünya şiir tarihinde böyle bir şey yoktur. Akım, bir ulusun şiirinde yeni bir çizgi demektir. Bazı şairlerin bir çağa parmak kaldırmasıdır.
Değişkenlik gösteren şiirlerinizin ana çizgisini saptayabilir misiniz?”
Ben şiirimi değiştirecek büyük yaşamalar, büyük inişler çıkışlar yaşamadım Şiirle gittim geldim ben.. Onunla dövüştüm, yattım kalktım. Bir değişiklik varsa, bu şiirimle olan mücadelemin değişikliğidir bu. Şiirimin ana çizgisini saptamak benim işim değil ama şiirimin ana çizgisi aranılacaksa, dilde, dili kullanışımda aranmalıdır. Özün bende baştan beri pek değiştiği kanısında değilim. Öz gibi, biçim değişikliklerine de uğramamıştır şiirim. Değişik gibi görünen biçimler, özler dilden gelmektedir, dilin kullanış biçiminden diye düşünüyorum. Ben bir dil simyacısıyım. Tek gerecim o. Bazen anlaşılamadığımı düşünüyorum. Çağların diliyle yıkanmak isterim. Benim dil anlayışım böyle bir gelenek kurar. Böylece bu elimdeki dille ikiden çok elle yazarım. Şiirimin değişik çizgiler koyması bundandır, dilin kullanılış biçiminden gelir. Elbette yaşamımdaki acıları, sevinçleri, bir yana attığımı, onların bir öz-biçim alışverişini oluşturmadığını söyleyecek değilim. Yaşamışlıklarım, eksik kalmışlıklarım bazen kendimden kaçışlarım ve hep şiire sığınışlarım öz ve biçimi oluşturmaktadır. Ama egemenlik hep dildedir, yansırsa oradan yansır bu. Konular, özler pek değişmez bende. Yıllardır seviler, kent yaşamları, doğa, insan görüleri olmuştur konularım. Değişkenlik hep dili kullanışımdan, kimi onun üstüne üstüne yürüyüşümden, kimi uyumumdan, kimi onu silmek istememden gelmiştir. Tek düze tek dil kullanmak aynı biçimde ifade etmek sıkar beni. Bu yüzden sık sık el değiştiririm. Dilin sıfır noktasına dönerim her şiirimde başka sinyaller yaymaya çalışırım. Ama sinyalin merkezi hep benimdir, benim kullandığım dildir. Her şeyden bir şiir çıkarabilmeliyim ama önce belirlediğim temayı ve anlatacağım şeyi iyi araştırmalıyım. Otu anlatacaksan şifalı bitkiler kitabını yutmalısın, o otun yetiştiği ortamı, toprakları bilmelisin. Yetiştiği toprakta kendi cinsinden olan dostlarını düşmanlarını bilmelisin. Yani papatya neden kırlarda açar? Rüzgarla ve özgürlükle olan bağlantısı nedir? Yaşamını hangi rakımda sürdürür? Dostları hangi bitkilerdir. Örneğin geven ile papatya aynı ortamda yaşar mı? Bunların dilini bulacaksınız. Dili bulunca bir yılda tamamlandı bu. Papatya gide gele, onlarla yata kalka başlayan bu serüveniniz; ancak dili bulduğunuzda tamamlanacaktır. Bir münacatı, bir duayı işleyecekseniz Yaratıcıya el açan Yunus’un, Mevlana’nın münacatlarını hangi olgunluk içinde yaptıklarını bilmelisiniz. İstemenin, huzura çıkmanın adabını bileceksiniz.
Şiirinizi yazarken öyle bir yere geleceksiniz ki, nesnel bir algı, imge koymayan hiçbir sözcük sizi ilgilendirmez olacak. Papatyanın bu serüvenini bilen okuyucunun şiirinize bakışı ve anlayışıyla bilmeyeninki de aynı olmayacaktır.
Türk şiirinin geleneğinden yararlanıyor muyuz? Büyük bir şiir olan eski şiirimiz, Fransız, İngiliz, Alman şiiri gibi bir gelenek koymaz. Ben geleneği dile çok bağlı diye düşünürüm. Tarihi, ekini, düşünü bir yana atmam ama, onları da dilin içinde düşündüğüm için bizim bir Fransız, Alman, İngiliz şiiri gibi bir geleneğimiz yoktur. Biz hâlâ elimizdeki gereci (dili) yoğurmakla, onu kurmakla cebelleşiyoruz. Gelenekten dili anlıyorum. Aslında biz kendi geleneğimizi kendi kuran o yıldızlar kümeleriyiz. Bizim göğümüz boş. Bir Ahmet Haşim, bir Yahya Kemal, bir Nâzım Hikmet geleneğimizi taşımamızda yardımcı olabilir. Eski şiirimizdeki sesleri, temaları, renkleri günümüze farklı bir biçimde taşıyabiliriz. Böylelikle dilde taşınmış olur. Onların bir çizgileri vardır çünkü. Oraları kazmalıyız derim, oralardan çıkaracağımızla yetinelim demiyorum elbet; ama ben önümüzde onları ve daha nicelerini görebiliriz diyorum.
Bekir K Ahıskalı
Eylül 2007
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim-5 SON
23 01 2009
Her insan uğraşı üstüne düşünür, bundan doğal birşey olamaz. Bilinenin dışına çıkmak için yeni düğümler, yeni ilmikler, yeni çözüm yolları arar. Bu bir yaratıcıysa, daha da kaçınılmaz olur bu. Nedeni de binlerce yolun içinden kendi yolunu kendi çizecektir. Bunun başka bir çıkar yolu yoktur. Üstelik, bunu ta baştan yapmak zorundadır. Orada gidip gelecektir çünkü, orasını ekip biçecek, böylece de: 'Ben bu dünyadan geçtim!' diyecektir. Bir şairin, bir sanatçının bunu diyebilmesi için de, bu yolun gerçekten onun olması, üstüne tapulaması gerekir. Bunsuz bir şairin, sanatçının varlığı tartışılır. Dahası, yoktur. Her şairin ölüm-kalım sorunu önce burada yatar Her şair gibi ben de işin başında kendi çizeceğim yolu düşündüm. Bunun için de çizgileri inceledim, taşları, kumu, çakılı nasıl karacağımı, onları nasıl dökeceğimi inceledim. Böylece kendi yolumu çizdim. Şiir öğretilmez, öğrenilmez: Bulunur. Böyle diyorum, çünkü her şair kendi tarlasını kendi kazar, oradan çıkardığı mahsül de başka kimseninkine benzemez. Toprağın birçok damarlarından yararlanarak kendi karışımını ortaya çıkarır. Şiirimde öyle sanıldığı gibi büyük değişikler yok gibi geliyor bana. Aslında, 'kuram' bir şairin yazdığı, şiirlerinin koyduğu kurumda aranmalıdır. Ondan çıkarılmalıdır: Söylediklerinden, yazdıklarından değil. 'Ne kadar kuram varsa, o kadar şair vardır' sözü de bu yüzden doğrudur. Her şair hayatına, şiirine baktığında çok değişik yollardan geçtiğini sanabilir ama, esasta bu yol tektir, ve de bu kendine çizdiği yoldan başka birşey değildir. Ben böyle düşünüyorum.
Şiir bir dil sorunsalıdır. Dili bulmadır. Dili bulmakta, yine onunla gide gele, yıkana, yoğrula, düşe kalka olur. Bir şiirin koyduğu değişik çizgiler öz ile biçimden çok yine 'şiir dili' dediğimiz, her şairin dilinde kendini belli eder. Başlangıçta bu dilin girip çıkmadığı çukur, oyuk, yol, tepe yok gibidir. Yöresini araştırma, toprağını bulma çabasının ta kendisidir bu. Giderek, kendi seçmesini yapar dil. Ayrıkotlarını temizler, girip çıktığı çıkmaz sokakları bırakır, kokladığı, kazdığı su yollarını bir kıyıya iter, sonunda deltasına yerleşir, sınırını çizer, otağını kurar. Bir şairin şiir çizgisinin değişikliği dediğimiz bu dildir işte. Sizin benim şiir çizgimin değişiklikler gösterdiğini söylemesi de bundan başka bir şey değildir sanırım. Öte yandan, her şairde açık-kapalı bunu görebiliriz. Bunu en iyi İkinci Yeni dediğimiz çıkışta görüyoruz, Türk şiir tarihi hiç kimsenin merakını çekmemiş bir topraktır. Ne irdelenmiş, ne de üstüne eğilinmiştir. Bakir bir toprak olduğu için de herkes üstüne birşeyler söylemiştir. Bende Atilla İlhan gibi düşünüyor İkinci Yeni'nin Türk şiirinde ayrı bir damar olduğu söylüyorum. Bunca zengin olan eski şiirimiz, Tanzimatla -onu izleyen bütün yenileşme çabaları da gözönünde bulundurulduğunda- Cumhuriyetle büyük çizgiler koyarak gelmiş değildir. Cumhuriyet şiiri, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Nâzım Hikmet demektir. Topu topu üç çizgidir yani. Orhan Veli, ve arkadaşlarıyla bir dördüncü çizgi gündeme girmiştir. İyice bakılırsa İkinci Yeni'nin bir beşinci çizgi olduğu görülecektir. İkinci Yeni'nin koyduğu bu beşinci çizgidir. , İkinci Yeni, giderek kendi toprağını bulma yolundadır da. Ağababasının Ahmet Haşim olduğunu hergün daha bir anlamadadır. Köksüz değil aksine bana göre sağlam bir kökü vardır..
“Şiirimizi 'teşrih masasına' yatırma, onu havalandırmadır bu. Bugün Nâzım Hikmet şiiri değişik biçimde de olsa-bir alt gelenek olarak vardır. Sürdürülmektedir. Bu aşılmış değildir. Onun yörüngesinde dönmektedir. Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet şiiri, böyle bir gelenek koymamıştır. Ama bir ara yol olarak açıktır. İkinci Yeni'ye gelince, elbet o da baştaki gibi kalmamış, değişmiştir, ama bir çizgidir o şiirimizde. Giderek alanını daha da genişletmektedir. Bundan kimsenin kuşkusu olmamalı. Nâzım Hikmet'in koyduğu şiirle hesaplaşa, çarpışa, yeni sularla yıkanarak, yeni boyutlar edinerek sürüyor. İkinci Yeni'nin bir akım olduğunu söylemeye herkes korkuyor. Akım ne sanılıyor? Bir ulusun şiirini 'allakbullak edip, yalnız onun egemen olması mı? Dünya şiir tarihinde böyle bir şey yoktur. Akım, bir ulusun şiirinde yeni bir çizgi demektir. Bazı şairlerin bir çağa parmak kaldırmasıdır.
Değişkenlik gösteren şiirlerinizin ana çizgisini saptayabilir misiniz?”
Ben şiirimi değiştirecek büyük yaşamalar, büyük inişler çıkışlar yaşamadım Şiirle gittim geldim ben.. Onunla dövüştüm, yattım kalktım. Bir değişiklik varsa, bu şiirimle olan mücadelemin değişikliğidir bu. Şiirimin ana çizgisini saptamak benim işim değil ama şiirimin ana çizgisi aranılacaksa, dilde, dili kullanışımda aranmalıdır. Özün bende baştan beri pek değiştiği kanısında değilim. Öz gibi, biçim değişikliklerine de uğramamıştır şiirim. Değişik gibi görünen biçimler, özler dilden gelmektedir, dilin kullanış biçiminden diye düşünüyorum. Ben bir dil simyacısıyım. Tek gerecim o. Bazen anlaşılamadığımı düşünüyorum. Çağların diliyle yıkanmak isterim. Benim dil anlayışım böyle bir gelenek kurar. Böylece bu elimdeki dille ikiden çok elle yazarım. Şiirimin değişik çizgiler koyması bundandır, dilin kullanılış biçiminden gelir. Elbette yaşamımdaki acıları, sevinçleri, bir yana attığımı, onların bir öz-biçim alışverişini oluşturmadığını söyleyecek değilim. Yaşamışlıklarım, eksik kalmışlıklarım bazen kendimden kaçışlarım ve hep şiire sığınışlarım öz ve biçimi oluşturmaktadır. Ama egemenlik hep dildedir, yansırsa oradan yansır bu. Konular, özler pek değişmez bende. Yıllardır seviler, kent yaşamları, doğa, insan görüleri olmuştur konularım. Değişkenlik hep dili kullanışımdan, kimi onun üstüne üstüne yürüyüşümden, kimi uyumumdan, kimi onu silmek istememden gelmiştir. Tek düze tek dil kullanmak aynı biçimde ifade etmek sıkar beni. Bu yüzden sık sık el değiştiririm. Dilin sıfır noktasına dönerim her şiirimde başka sinyaller yaymaya çalışırım. Ama sinyalin merkezi hep benimdir, benim kullandığım dildir. Her şeyden bir şiir çıkarabilmeliyim ama önce belirlediğim temayı ve anlatacağım şeyi iyi araştırmalıyım. Otu anlatacaksan şifalı bitkiler kitabını yutmalısın, o otun yetiştiği ortamı, toprakları bilmelisin. Yetiştiği toprakta kendi cinsinden olan dostlarını düşmanlarını bilmelisin. Yani papatya neden kırlarda açar? Rüzgarla ve özgürlükle olan bağlantısı nedir? Yaşamını hangi rakımda sürdürür? Dostları hangi bitkilerdir. Örneğin geven ile papatya aynı ortamda yaşar mı? Bunların dilini bulacaksınız. Dili bulunca bir yılda tamamlandı bu. Papatya gide gele, onlarla yata kalka başlayan bu serüveniniz; ancak dili bulduğunuzda tamamlanacaktır. Bir münacatı, bir duayı işleyecekseniz Yaratıcıya el açan Yunus’un, Mevlana’nın münacatlarını hangi olgunluk içinde yaptıklarını bilmelisiniz. İstemenin, huzura çıkmanın adabını bileceksiniz.
Şiirinizi yazarken öyle bir yere geleceksiniz ki, nesnel bir algı, imge koymayan hiçbir sözcük sizi ilgilendirmez olacak. Papatyanın bu serüvenini bilen okuyucunun şiirinize bakışı ve anlayışıyla bilmeyeninki de aynı olmayacaktır.
Türk şiirinin geleneğinden yararlanıyor muyuz? Büyük bir şiir olan eski şiirimiz, Fransız, İngiliz, Alman şiiri gibi bir gelenek koymaz. Ben geleneği dile çok bağlı diye düşünürüm. Tarihi, ekini, düşünü bir yana atmam ama, onları da dilin içinde düşündüğüm için bizim bir Fransız, Alman, İngiliz şiiri gibi bir geleneğimiz yoktur. Biz hâlâ elimizdeki gereci (dili) yoğurmakla, onu kurmakla cebelleşiyoruz. Gelenekten dili anlıyorum. Aslında biz kendi geleneğimizi kendi kuran o yıldızlar kümeleriyiz. Bizim göğümüz boş. Bir Ahmet Haşim, bir Yahya Kemal, bir Nâzım Hikmet geleneğimizi taşımamızda yardımcı olabilir. Eski şiirimizdeki sesleri, temaları, renkleri günümüze farklı bir biçimde taşıyabiliriz. Böylelikle dilde taşınmış olur. Onların bir çizgileri vardır çünkü. Oraları kazmalıyız derim, oralardan çıkaracağımızla yetinelim demiyorum elbet; ama ben önümüzde onları ve daha nicelerini görebiliriz diyorum.
Bekir K Ahıskalı
Eylül 2007
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim-5 SON
Etiketler:
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim-5 Son
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim-4
Yazar Bekir K. Ahıskalı
23 01 2009
Yeni şairler, şiir lisanı, vezin lisanı, konuşma lisanı diye ayrı ayrı lisanlar kullanmamalı. O,bir tek lisanla azmalı. Yani şairliğini ve lisanını yaşamına taşımalıdır. Kullandığı lisanın içinde hayatın bütün unsurları olmalıdır. Nazım’ın ifadesiyle şiir yazarken de aynı, kavga ederken de aynı şahsiyet olmalıdır.
Şairin dünyası, en az, bir romancının dünyası kadar büyük olmalı. Bir fantastik öykücü kadar uçuk düşünebilmelidir. Günümüzde istidatlı genç kalemler var ama ekserisinin dünyası daracık, soluğu yok, altyapılarını güçlendirmiyorlar. Ya okumuyorlar ya da kendi alanlarının dışında olan eserlerle meşguller. Bir iş yaptığın zaman bu yaptığın iş ne olursa olsun en iyisini yapıyor olmalısın. İşin yağlı urgan yapmak bile olsa en iyisini yapmak için ne gerekiyorsa yapmalısın. Bu dar dünyalarını örtbas etmek için kendi iç âlemlerine kulak verdikleri iddiasındalar. Halbuki bir metodoloji bakımından ayrılsa bile, gerçekte iç âlem dış âlem diye bir şey yoktur, şairin iç âlemi gerçekte dış âlemin bir inikâsından başka bir şey değildir, bundan dolayı da dış dünyası dar olanın, iç dünyası da daracık olur. Basit bir mantıkla hacmin ne kadar genişse için o kadar geniştir.
Sanatkâr, ressam, şair, romancı, mimar, aktör vesaire, her şeyden önce insandır. İnsan her şeyden önce mücerret bir varlık değil, somut bir varlıktır. Yani her insan muayyen, belirli, belli bir tarih devrinde, belli bir toplumda, belli bir sınıfın insanı olarak vardır. Yoksa umumiyetle, soyut olarak insan denilen bir şey, bir anlam mevcut değildir. Sanatkâr da somut bir insandır. Muayyen bir fizyolojisi, belli bir maddi fizyolojik, biyolojik yapısı vardır. Bu yapı belli bir tarih devrinde, belli bir toplumun içinde yaşar, o belli toplumda çeşitli sınıflar ve tabakalar vardır. Sanatkâr insan bütün bu şartlar içinde eserini verir. Onun üzerinde doğumundan başlayarak bütün bu sayıp döktüğüm şartlar tesirini gösterir. Ve maddi-şahsi yapısı somut muhitinden aldığı intibaları, bulunduğu tarih devrine, bağlı olduğu topluma ve sınıfa göre aksettirir. Fakat bu aksettirme işi, bu muhteva esas olmakla beraber, kullandığı aletin, boyanın, kelimenin, notanın filan teknik imkânlarıyla da sınırlanmıştır. Bu suretle muhteva ile şekil arasında muhteva esas olmak üzere karşılıklı bir tesir vardır. Şairle çevresi arasındaki münasebet pasif bir münasebet değildir. Yani şair sadece tespit etmekle kalmaz, onun tespit ettiği şey sosyal çevresine tesir eder, onun değişmesinde adım adım etkili de olur.
Dönemlerinin karanlık güçleriyle savaşan ilerici sanatçılara her ülkede ve her çağda rastlanır. İnsanların mutluluğu ve dünyada güzel bir yaşam için savaşa giren bu ilerici sanatçılar her zaman karanlık güçlerce kuşatılmış, kovuşturulmuş, baskıya uğratılmış,hapsedilmiş ve öldürülmüşlerdir. Fakat onlar hiçbir baskı ve tehdidin, hiçbir ölümün, hiçbir yalanın; tarihin akışını, iyiye, güzele, haklıya ve mutluluğa yönelişini durduramayacağını bilirler. Ve bu yazarların yapıtları ve bütün yaşamları gelecek kuşaklara örnek olur. Sanatçıların çoğu yaşadıkları devirde anlaşılmış değillerdir.
Bir metodoloji meselesi olarak şunu kabul etmeli : şekilden öze, muhtevaya değil; muhtevadan, özden şekle. İlkönce içerik sonra şekil Şeklin nasıl olacağını tayin edecek içeriktir. Tabii bu metodoloji bakımından böyledir, yoksa şekille muhteva bir birliktir. Bu birlikte, karşılıklı tesirleri olmakla beraber eninde sonunda tayin edici unsur içeriktir. Kafiye ve vezin mutlak olarak kullanılmamalı diye bir kural koymak insanı bir bağnazlığa softalığa götürür. Hececisi, kafiyecisi hepsi başka başka olmakla beraber mutlak kural konulmamalıdır. Bana göre konuşma dilinin ahengini bir içerik olarak kabul etmekte bağnazlıktır. konuşma dili ahengi diye bir şey kabul etmek ve bundan başka ahenk ihtimallerini red ve inkâr yenilik değil, kafiyeyi, vezni mutlak olarak kabul ve başka türlü ahengi kabul etmeyenlerinki gibi geriliktir.
Öyle içerikler vardır ki, onlarda kafiye istemez,– ki bu dil bir sokak delikanlısının olabilir, bir ev hanımının olabilir, bir işçinin, bir çocuğun olabilir- ahengi ve imkânları yeter ve en uygun olanıdır. Bazen de öyle içerikler vardır ki, kafiye ister ki bu kafiye sınırları kafiye imkânları da sınırsızdır - ve bazı içeriklere de, konuşma dili yetmez, daha geniş, daha mücerret, belki bundan dolayı daha renksiz bir dil ister. Şiirde şekle takılmak ve dünya veya ahiret düşüncesi çizgisinde şiirlerde ısrar etmek şiirimiz sefalete götürür. Şiirler her çeşit olabilmelidir her yazana saygı duyulmalıdır. İki zıt kutbun gerici bakışına bırakılmamalıdır. Yani ne çağdaş dünya düzenine uyarak manevi ve mukaddesatçı şiir reddedilmeli, ne de mukaddesatçı çizgisinden hareketle çağdaş şiir reddedilmemelidir. Şiirde kafiyede olmalı, serbestte olmalı.
Bekir Kale AHISKALI
Eylül 2007
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim-4
23 01 2009
Yeni şairler, şiir lisanı, vezin lisanı, konuşma lisanı diye ayrı ayrı lisanlar kullanmamalı. O,bir tek lisanla azmalı. Yani şairliğini ve lisanını yaşamına taşımalıdır. Kullandığı lisanın içinde hayatın bütün unsurları olmalıdır. Nazım’ın ifadesiyle şiir yazarken de aynı, kavga ederken de aynı şahsiyet olmalıdır.
Şairin dünyası, en az, bir romancının dünyası kadar büyük olmalı. Bir fantastik öykücü kadar uçuk düşünebilmelidir. Günümüzde istidatlı genç kalemler var ama ekserisinin dünyası daracık, soluğu yok, altyapılarını güçlendirmiyorlar. Ya okumuyorlar ya da kendi alanlarının dışında olan eserlerle meşguller. Bir iş yaptığın zaman bu yaptığın iş ne olursa olsun en iyisini yapıyor olmalısın. İşin yağlı urgan yapmak bile olsa en iyisini yapmak için ne gerekiyorsa yapmalısın. Bu dar dünyalarını örtbas etmek için kendi iç âlemlerine kulak verdikleri iddiasındalar. Halbuki bir metodoloji bakımından ayrılsa bile, gerçekte iç âlem dış âlem diye bir şey yoktur, şairin iç âlemi gerçekte dış âlemin bir inikâsından başka bir şey değildir, bundan dolayı da dış dünyası dar olanın, iç dünyası da daracık olur. Basit bir mantıkla hacmin ne kadar genişse için o kadar geniştir.
Sanatkâr, ressam, şair, romancı, mimar, aktör vesaire, her şeyden önce insandır. İnsan her şeyden önce mücerret bir varlık değil, somut bir varlıktır. Yani her insan muayyen, belirli, belli bir tarih devrinde, belli bir toplumda, belli bir sınıfın insanı olarak vardır. Yoksa umumiyetle, soyut olarak insan denilen bir şey, bir anlam mevcut değildir. Sanatkâr da somut bir insandır. Muayyen bir fizyolojisi, belli bir maddi fizyolojik, biyolojik yapısı vardır. Bu yapı belli bir tarih devrinde, belli bir toplumun içinde yaşar, o belli toplumda çeşitli sınıflar ve tabakalar vardır. Sanatkâr insan bütün bu şartlar içinde eserini verir. Onun üzerinde doğumundan başlayarak bütün bu sayıp döktüğüm şartlar tesirini gösterir. Ve maddi-şahsi yapısı somut muhitinden aldığı intibaları, bulunduğu tarih devrine, bağlı olduğu topluma ve sınıfa göre aksettirir. Fakat bu aksettirme işi, bu muhteva esas olmakla beraber, kullandığı aletin, boyanın, kelimenin, notanın filan teknik imkânlarıyla da sınırlanmıştır. Bu suretle muhteva ile şekil arasında muhteva esas olmak üzere karşılıklı bir tesir vardır. Şairle çevresi arasındaki münasebet pasif bir münasebet değildir. Yani şair sadece tespit etmekle kalmaz, onun tespit ettiği şey sosyal çevresine tesir eder, onun değişmesinde adım adım etkili de olur.
Dönemlerinin karanlık güçleriyle savaşan ilerici sanatçılara her ülkede ve her çağda rastlanır. İnsanların mutluluğu ve dünyada güzel bir yaşam için savaşa giren bu ilerici sanatçılar her zaman karanlık güçlerce kuşatılmış, kovuşturulmuş, baskıya uğratılmış,hapsedilmiş ve öldürülmüşlerdir. Fakat onlar hiçbir baskı ve tehdidin, hiçbir ölümün, hiçbir yalanın; tarihin akışını, iyiye, güzele, haklıya ve mutluluğa yönelişini durduramayacağını bilirler. Ve bu yazarların yapıtları ve bütün yaşamları gelecek kuşaklara örnek olur. Sanatçıların çoğu yaşadıkları devirde anlaşılmış değillerdir.
Bir metodoloji meselesi olarak şunu kabul etmeli : şekilden öze, muhtevaya değil; muhtevadan, özden şekle. İlkönce içerik sonra şekil Şeklin nasıl olacağını tayin edecek içeriktir. Tabii bu metodoloji bakımından böyledir, yoksa şekille muhteva bir birliktir. Bu birlikte, karşılıklı tesirleri olmakla beraber eninde sonunda tayin edici unsur içeriktir. Kafiye ve vezin mutlak olarak kullanılmamalı diye bir kural koymak insanı bir bağnazlığa softalığa götürür. Hececisi, kafiyecisi hepsi başka başka olmakla beraber mutlak kural konulmamalıdır. Bana göre konuşma dilinin ahengini bir içerik olarak kabul etmekte bağnazlıktır. konuşma dili ahengi diye bir şey kabul etmek ve bundan başka ahenk ihtimallerini red ve inkâr yenilik değil, kafiyeyi, vezni mutlak olarak kabul ve başka türlü ahengi kabul etmeyenlerinki gibi geriliktir.
Öyle içerikler vardır ki, onlarda kafiye istemez,– ki bu dil bir sokak delikanlısının olabilir, bir ev hanımının olabilir, bir işçinin, bir çocuğun olabilir- ahengi ve imkânları yeter ve en uygun olanıdır. Bazen de öyle içerikler vardır ki, kafiye ister ki bu kafiye sınırları kafiye imkânları da sınırsızdır - ve bazı içeriklere de, konuşma dili yetmez, daha geniş, daha mücerret, belki bundan dolayı daha renksiz bir dil ister. Şiirde şekle takılmak ve dünya veya ahiret düşüncesi çizgisinde şiirlerde ısrar etmek şiirimiz sefalete götürür. Şiirler her çeşit olabilmelidir her yazana saygı duyulmalıdır. İki zıt kutbun gerici bakışına bırakılmamalıdır. Yani ne çağdaş dünya düzenine uyarak manevi ve mukaddesatçı şiir reddedilmeli, ne de mukaddesatçı çizgisinden hareketle çağdaş şiir reddedilmemelidir. Şiirde kafiyede olmalı, serbestte olmalı.
Bekir Kale AHISKALI
Eylül 2007
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim-4
Etiketler:
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim-4
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim-1
Yazar Bekir K. Ahıskalı
22 01 2009
Sanat bir cürettir... Sanatçıya bu cüreti işlemek düşer.
Edebiyatın kökeni bana göre gizli bir düştür hep. Bu düşü yönlendirmekten, bu düşü görmekten, bu düşü yaşamaktan zevk alıyorum. Şiirlerimi kutsanmış birisi için yazmıyorum. Sevgisiyle beni kutsal kılanı dillendiriyorum. Şiirlerimden birini duyarlı bir insan anlamayınca bu anlayamamayı, anlaşılamamayı içime dert ediyorum. Esasında ben şiiri sevmeyen ve şiir okumayanlara acıyorum…
Ben şiiri sağlam bir düş yapmaya çalışıyorum. Rastlantısal bir düş olmaktan çıkarıp istediğim gibi gördüğüm bir düş haline getiriyorum. Yani ben beynimde kalbimde yaşadığım duyguların düşünü görüyorum. Kafamda senaryolaştırdığım bakışımın düş bağlamında filmini çekmiş oluyorum.Düş görmek demek kendi vücudunun cismini unutmak, dış dünyayı belli anlamda içle eritmek demektir.
Belki de kozmik şairin her zaman hazır oluşunun kökeni burada yatar. Gördüğü şeyi biraz olsun hep hayal eder, hem de ona baktığı anda ve onu sürekli algıladığı tarzda duyumsar
Serbest doğa, gözle taranırken şair için sanki bir anda iç doğa haline gelir, dış dünyadan kendine özgü bir biçimde iç mekâna kaydırma yoluyla, bunun sonucunda kendini sözüm ona düşünsel dünyada ileriye doğru hareket ettirir.
Ama düş gördüğüm zaman belli bir ihtiyaç, beni şiir yazarken açık olmaya zorlar, hatta hissettiklerimi yazmak zorunda olma hırsının esiri olurum. İşte bu, uyuyan kimsenin düşünü canlandıran biçime uymuyor mu? Düş -çift anlamlılığına kadar- tam olarak çizilmiştir. Uyanınca çizgiler kaybolur ve düş karmaşık, hayal meyal bir durum alır. Her şairin bir iç-bir dış olmak üzere iki beni vardır. İç ben’imi çok uzun süre dikkate almadım. İç evrenimin çılgın girdaplarına ve tuzaklarına karşı koymak güçlü sinirleri gerektirir, bu evreni ben çok ayrıntılı bir biçimde algılayıp aynı zamanda bir mıknatısla kendime çekiyorum. Yani bana ait olanı yine bana ait olan bir elektrikle kendime çekiyorum.
Edebiyat gittikçe nesnelleşince şairin ve çağımız insanlarının acılarını, umutlarını ve sıkıntılarını -hep klasikçilerin gelenekleri ve ışığı altında- ifade etmeye çalışırdım. Ta ki
bir gün içimdeki kız konuşuncaya kadar. İçinizde bir portre yapıyorsunuz. Bir anlamda ona inanmaya çalışıyor, kendinizi onu sevmeye zorluyorsunuz. Olmadık bir zamanda tam da ümitlerinizi kesmek üzereyken gülen gözleriyle, hayattan alamadığı mutluluk ve aldığı acılarla karşınıza çıkıyor. Epey zaman kendinize itiraf edemiyorsunuz.
İçinizde biz ezgi başlıyor. Kontrolü kaybetmeye başlıyorsunuz. İçinizde kendinize itiraf edemediğiniz doğru insan, ( bura da zamanında doğru olması gerekmiyor) doğru sevdanın ezgisi çalınmaya başlıyor. Düşünebiliyor musunuz ruhunuz ne kadarda acı çekiyor.Burada çalınan ezginin doğruluğunu kastediyorum; bu, şarkıcıya ses perdesinin doğruluğu (renginin) ne anlama geliyorsa sizin için de o anlamı ifade etmeye başlıyor.
Şairlere diyeceğim şudur bu ezgiyi içlerinde duydukları zaman bu hakiki ezgiyi korusunlar.. Şiirinde buna işaret etmeye ve bu ezgiyi övmeme çalışsınlar.En büyük zorluk işte buradadır. Zorluk, bu ruhun doğru sesini sanatın yasası ile birleştirmekle yatar. Gerçekten kendisi ve çok sade olması için çok büyük beceri ister. Ama bunda beceri tek başına yeterli olmaz hitap ettiği kitlenin kulaklarının alabileceği, midelerinin kaldırabileceği bir lezzet haline getirmelidirler. Yani havyar çok pahalı bir yemek olabilir ama doğru kitlenin damağında olunca.
Kendi açımdan ben bu gerçek ezgiyi, sesin bu hakikiliğini ve sadeliği hep korumaya çalışıyorum: düşsel, şiirselliğe zarar vermesinler diye onları önce yeterince içime akıtırım.. Hani Victor Hugo “Günümüzde şiir ve düzyazıdaki çılgınlıklar öylesine büyük ki, böyle bir delilik bana artık hiç de cazip gelmiyor; bu çılgınlığı yönlendiren ve ona akıllı görünümü veren belli bir akıllılıkta, kendi haline terkedilmiş bir sarhoşlukta olduğundan daha çok baharat ve hatta daha çok hardal tadı hissediyorum.” Diyor ya işte bana göre tam anlatımı budur.
Her şiirsel var etmede mutlaka sarhoşluk payı vardır. Bu sarhoşluk kontrollü bir sarhoşluk olmalıdır. Bazen bu tatlı sarhoşluğun amacının dışına çıkmaması ve ayıklanması için minik ve tatlı müdahaleler gerekebilir ki bu kaçınılmazdır da. Ben sevinin doğal bir şey olduğunu ve doğallığıyla anlatılması gerektiğine inanıyorum. Bu sebeple anlaşılır bir sadelikten yanayım. Gereğinden fazla sadelik şiir ve anlatımı sıradanlaştıracağı gibi tercih edilirliğini de azaltacaktır. Genç şair arkadaşlarım bu sadelik kavramını yanlış anlamasınlar. Burada anlaşılır bir sadelikten bahsediyorum basitlikten değil. Ben anlaşılır bir sadeliği var etmeye çalışıyor ve çabalıyorum.Şairin iki renkli dil kullanır. açık olanı ona sadeliğini göstermesine izin verir, koyu olan ise girilmez yere kadar çok daha derinlere uzanır. Şair koyu olan dili – en azından ben öyle yapıyorum- mümkün mertebe az kullanmalıdır.
Bekir K. Ahıskalı
16 Eylül 2007
22 01 2009
Sanat bir cürettir... Sanatçıya bu cüreti işlemek düşer.
Edebiyatın kökeni bana göre gizli bir düştür hep. Bu düşü yönlendirmekten, bu düşü görmekten, bu düşü yaşamaktan zevk alıyorum. Şiirlerimi kutsanmış birisi için yazmıyorum. Sevgisiyle beni kutsal kılanı dillendiriyorum. Şiirlerimden birini duyarlı bir insan anlamayınca bu anlayamamayı, anlaşılamamayı içime dert ediyorum. Esasında ben şiiri sevmeyen ve şiir okumayanlara acıyorum…
Ben şiiri sağlam bir düş yapmaya çalışıyorum. Rastlantısal bir düş olmaktan çıkarıp istediğim gibi gördüğüm bir düş haline getiriyorum. Yani ben beynimde kalbimde yaşadığım duyguların düşünü görüyorum. Kafamda senaryolaştırdığım bakışımın düş bağlamında filmini çekmiş oluyorum.Düş görmek demek kendi vücudunun cismini unutmak, dış dünyayı belli anlamda içle eritmek demektir.
Belki de kozmik şairin her zaman hazır oluşunun kökeni burada yatar. Gördüğü şeyi biraz olsun hep hayal eder, hem de ona baktığı anda ve onu sürekli algıladığı tarzda duyumsar
Serbest doğa, gözle taranırken şair için sanki bir anda iç doğa haline gelir, dış dünyadan kendine özgü bir biçimde iç mekâna kaydırma yoluyla, bunun sonucunda kendini sözüm ona düşünsel dünyada ileriye doğru hareket ettirir.
Ama düş gördüğüm zaman belli bir ihtiyaç, beni şiir yazarken açık olmaya zorlar, hatta hissettiklerimi yazmak zorunda olma hırsının esiri olurum. İşte bu, uyuyan kimsenin düşünü canlandıran biçime uymuyor mu? Düş -çift anlamlılığına kadar- tam olarak çizilmiştir. Uyanınca çizgiler kaybolur ve düş karmaşık, hayal meyal bir durum alır. Her şairin bir iç-bir dış olmak üzere iki beni vardır. İç ben’imi çok uzun süre dikkate almadım. İç evrenimin çılgın girdaplarına ve tuzaklarına karşı koymak güçlü sinirleri gerektirir, bu evreni ben çok ayrıntılı bir biçimde algılayıp aynı zamanda bir mıknatısla kendime çekiyorum. Yani bana ait olanı yine bana ait olan bir elektrikle kendime çekiyorum.
Edebiyat gittikçe nesnelleşince şairin ve çağımız insanlarının acılarını, umutlarını ve sıkıntılarını -hep klasikçilerin gelenekleri ve ışığı altında- ifade etmeye çalışırdım. Ta ki
bir gün içimdeki kız konuşuncaya kadar. İçinizde bir portre yapıyorsunuz. Bir anlamda ona inanmaya çalışıyor, kendinizi onu sevmeye zorluyorsunuz. Olmadık bir zamanda tam da ümitlerinizi kesmek üzereyken gülen gözleriyle, hayattan alamadığı mutluluk ve aldığı acılarla karşınıza çıkıyor. Epey zaman kendinize itiraf edemiyorsunuz.
İçinizde biz ezgi başlıyor. Kontrolü kaybetmeye başlıyorsunuz. İçinizde kendinize itiraf edemediğiniz doğru insan, ( bura da zamanında doğru olması gerekmiyor) doğru sevdanın ezgisi çalınmaya başlıyor. Düşünebiliyor musunuz ruhunuz ne kadarda acı çekiyor.Burada çalınan ezginin doğruluğunu kastediyorum; bu, şarkıcıya ses perdesinin doğruluğu (renginin) ne anlama geliyorsa sizin için de o anlamı ifade etmeye başlıyor.
Şairlere diyeceğim şudur bu ezgiyi içlerinde duydukları zaman bu hakiki ezgiyi korusunlar.. Şiirinde buna işaret etmeye ve bu ezgiyi övmeme çalışsınlar.En büyük zorluk işte buradadır. Zorluk, bu ruhun doğru sesini sanatın yasası ile birleştirmekle yatar. Gerçekten kendisi ve çok sade olması için çok büyük beceri ister. Ama bunda beceri tek başına yeterli olmaz hitap ettiği kitlenin kulaklarının alabileceği, midelerinin kaldırabileceği bir lezzet haline getirmelidirler. Yani havyar çok pahalı bir yemek olabilir ama doğru kitlenin damağında olunca.
Kendi açımdan ben bu gerçek ezgiyi, sesin bu hakikiliğini ve sadeliği hep korumaya çalışıyorum: düşsel, şiirselliğe zarar vermesinler diye onları önce yeterince içime akıtırım.. Hani Victor Hugo “Günümüzde şiir ve düzyazıdaki çılgınlıklar öylesine büyük ki, böyle bir delilik bana artık hiç de cazip gelmiyor; bu çılgınlığı yönlendiren ve ona akıllı görünümü veren belli bir akıllılıkta, kendi haline terkedilmiş bir sarhoşlukta olduğundan daha çok baharat ve hatta daha çok hardal tadı hissediyorum.” Diyor ya işte bana göre tam anlatımı budur.
Her şiirsel var etmede mutlaka sarhoşluk payı vardır. Bu sarhoşluk kontrollü bir sarhoşluk olmalıdır. Bazen bu tatlı sarhoşluğun amacının dışına çıkmaması ve ayıklanması için minik ve tatlı müdahaleler gerekebilir ki bu kaçınılmazdır da. Ben sevinin doğal bir şey olduğunu ve doğallığıyla anlatılması gerektiğine inanıyorum. Bu sebeple anlaşılır bir sadelikten yanayım. Gereğinden fazla sadelik şiir ve anlatımı sıradanlaştıracağı gibi tercih edilirliğini de azaltacaktır. Genç şair arkadaşlarım bu sadelik kavramını yanlış anlamasınlar. Burada anlaşılır bir sadelikten bahsediyorum basitlikten değil. Ben anlaşılır bir sadeliği var etmeye çalışıyor ve çabalıyorum.Şairin iki renkli dil kullanır. açık olanı ona sadeliğini göstermesine izin verir, koyu olan ise girilmez yere kadar çok daha derinlere uzanır. Şair koyu olan dili – en azından ben öyle yapıyorum- mümkün mertebe az kullanmalıdır.
Bekir K. Ahıskalı
16 Eylül 2007
Etiketler:
Şiir Sanatı Üzerine Düşüncelerim-1
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)