19 Temmuz 2010 Pazartesi

Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-10 (SON)

Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-10 (SON)


Eleştirmenler yapısalcı ve dilbilim’in temel argümanlarını birbirlerine karıştırmamalıdırlar. Eleştirideki temel yaklaşım, gösterge dizgesinde gösterenle (signifier, işaret eden) gösterilen (signified, işaret edilen’ im) arasında herhangi bir nedenlilik bağı kurulamazken; simgede, gösterenle gösterilen arasındaki ilişki bir benzeşimi, bir nedeni esas alır. Buna göre, gösterge (dolayısıyla sözcük) ile simge aynı değil, ayrı ayrı kavramlardır.

Dilbilimin iki önemli kurucusundan biri olan Saussure’ın yaklaşımı ve temel kavramları Avrupa merkezli çevrelerde neredeyse tamamen kabul edilmiştir. Bu kavrayışa göre dilbilimsel mantık bellidir: Gösterge olan sözcüklerde bu ilişki nedensizliğe, simgede benzeşime dayandığına göre, benim sözcüklere ayrıca simge demem, buradan kalkarak da şiir dilinin “simge dilini parçalamak” esasına dayandığını ileri sürmem temel bir yanlışlık sayılmalıdır. Kesin kanatlara dayanan dar anlayış burada devreye giriyor.

Simge-gösterge ilişkisi böyledir; sözcükler, simge değildir, simge kavramın dışında yer alırlar. Ama tek ve kesin doğru bu mudur? Dilbilim gibi alanlarda böylesine kesin sınırlar var mıdır; yalnız bir bakış açısına göre “doğru” ya da “yanlış”, “kusur” ya da “hata” tayininde bulunulmamalıdır. Deneyselliğe dayalı -tartışmaya tamamen kapalı bile olmayan bilgilerle dilbilim alanının bilgileri aynı türden bilgiler deildirler. Saussure’ya, bu ünlü dilbilimciye dayanarak açıklayacak olursak 20 yüzyılın Avrupa dilbilimi, giderek de göstergebilimi gösterge-simge kavramlarını ve ilişkilerini gerçekten de böyle açıklamıştır.

Roland Barthes’a göre: “Anlam aktarıcı bağıntıyı belirtmek için Saussure, bir nedenlilik düşüncesi içerdiğinde simge’yi hemen bir yana itip bir gösteren ile bir gösterilenin (bir kâğıdın ön yüzüyle arka yüzü gibi) ya da bir işitim imgesiyle bir kavramın birleşimi olarak tanımladığı göstergeyi benimsemiştir. Saussure’ün gösteren ve gösterilen sözcüklerini bulmasına kadar, gösterge (…) anlamı belirsiz bir terim olarak kaldı.” Demek ki simge tartışması o zamanın Avrupa’sında da varmış.. Daha önce de Hegel, bu kavramı benzerlik ilişkisine dayandırmaktaydı.

Böyle konularda tartışmalar elbette kolay kolay bitmez. Uzlaşma tam sağlandı sanılırken yeni bir anlayış çıkar; kavramların dayanakları, sınırları, kaplam ve içlemleri kurcalanmaya başlanır. Çünkü dilbilimin ve göstergebilimin dünyada bir ayağını bu tartışmalar oluştururken, diğer ayağı başka bir yerde ortaya çıkacaktır.

Çağdaş göstergebilimin birincisine Saussure demiştik peki diğeri kimdir?
Diğeri ise Charles Sanders. İşte tartışmanın diğer ayağı başka bir kıtada Amerika’da ortaya çıktı bile.. Peirce, gösterge kuramına. aynı dönemlerde Avrupa’daki gelişmelerden habersiz olarak çalışmıştır. Göstergeleri pek çok üçlüklere göre sınıflama çabası içindedir. Özellikle ilk birkaç üçlemesi ünlüdür. Bu bölümlemeler Amerikan, daha sonra da dünya göstergebiliminde hayli belirleyici olmuştur.

Peirce ünlü ilk üç bölümlemesinin ikinci üçlemesini şöyle açıklar:
1-“İkinci üçlüğe göre, bir gösterge, görüntüsel gösterge (İng. icon),
2- belirti (İng. index) ve
3- simge (İng. symbol) diye adlandırılabilir.

(…) simge, (…) belirttiği şeyi, yalnızca bu anlama geldiğini anlamamız sayesinde belirtmiş olan her söz.”

Mehmet Rifat, 20. Yüzyıl Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları eserinde Peirce’ün kuramını şöyle açıklar: “Daha açıkçası, bir simge, insanlar arasında bir uzlaşmaya dayanan bir göstergedir. Sözgelimi, doğal dillerdeki sözcükler uzlaşmaya dayalı birer simgedir. Çünkü bir sözcük, belirttiği bir şeyi, yalnızca o anlama geldiğini anlamamız sayesinde belirtmiş olur.”


Yine Fatma Erkman 1987 yılında yayınladığı Göstergebilime Giriş isimli eserindeder ki “(Peirce’e göre) Bir dilin sözcükleri simge sınıfına girer”
Aynı eserin yenilenmiş 2005 baskısında ise “Simge (symbol): Simge, temsil ettiği şeyle olan ilişkisini bir uzlaşım sonucu kurar. Peirce’ün simge anlayışı, Saussure’ün gösterge anlayışı ile örtüşür. Sözlükteki her sözcük, bir uzlaşıma dayanır, dolayısıyla simgedir.” demektedir.

Demek ki Peirce’e göre, sözcükler, birer simgedir. Saussure’ün dilsel göstergesine, Pierce, simge demektedir. İki alıntı daha yapalım. Roland Barthes der ki “Simgenin Peirce’de benzerliğe dayanmamasının nedeni, görüntüsel göstergenin bu özelliği taşıyabilmesidir.”

Yine “Simgeyi inceleyen Ch. S. Pierce bunun da iki temel özelliği olduğunu görür. (…) sözlü dil simgeye iyi bir örnektir.(…) Ch. S. Peirce’ün belirttiği gibi, ‘vermek’, ‘kuş’, ‘evlilik’, ‘düğün’ gibi sıradan her sözcük bir simge örneğidir.” (bu ifadeler Prof. Dr. Zeynel Kıran-Prof. Dr. Ayşe Eziler Kıran, Dilbilime Giriş, isimli eserinde geçmektedir.)


Şimdi bu bölümün temel, aynı zamanda tek eleştiri noktasını gelelim: “yapısalcı dilbilimin temel argümanlarını birbirine karıştırma”nın sonucu “gösteren ya da dil göstergesiyle simgeyi bir ve aynı şey” saymaktan dolayıdır. Ama Peirce’çü anlayışına göre bu kabullenişte kusur ya da hata, dolayısıyla zihin sürçmesi, temel argümanları karıştırma yok. Çünkü Peirce’çü anlayışta dil göstergesi ile simge yaklaşık olarak bir ve aynı kavram sayılır. Simge oluşumunda benzeşme temeli yer almaz benzeşme, simgenin değil, görsel göstergenin varoluş biçimidir. Saussure’cü, anlayış, gösteren-gösterilen ilişkisinde göstergeyi nedensizliğe, simgeyi benzeşime dayandırarak ayrı ayrı kavramlaştırırken; Peirce’cü anlayış kuramını,. simge kavramına dilsel göstergeyi de katarak bu yaklaşımının dışında, farklı biçimde oluşturur.

İşte size iki ayrı “doğru” kuramı, iki ayrı dilbilim-göstergebilim disiplini.

Dilbilimde, tek bir disiplini mutlak, dolayısıyla tek doğru yöntem olarak kabul etmek yerine, birden çok disiplinin varlığını göz önüne almak gerekiyor.

Kendi dar sınırları içinde tutarlıdır. Ama şunu söyleyebiliriz: Doğrulama zeminini yalnız bir yaklaşıma bağlamıştır. İnceleme ve eleştiri yazılarında hangi anlayışa göre davrandığımızı baştan söylemeliyiz. Deneme yazılarında her zaman açıklama yapmak belki gerekmez. Uzun zaman yazı dünyasındaysak, anlayışımızı her yazımızda yineleyip durmamız da gerekmeyebilir.

Birini eleştirirken kendini Saussure’cü anlayışla sınırlayarak “doğru”, “yanlış”, “kusur”, “hata” saptayımlarında bulunduğu için Alphan Akgül’ü elbette “yapısalcı dilbilimim temel argümanlarını birbirine karıştırmış” olmakla suçlayamayız. Kitabımızı belli bir yönteme ya da anlayışa dayanarak yazmışsak, bakışımızı belli eden disiplini açıklamamız da gerekli olmayabilir.

Önsözünü George Thomson’un yazdığı Christopher Caudwell’ın “şiirin kaynakları üzerine bir inceleme” alt başlığını taşıyan ünlü Yanılsama ve Gerçeklik kitabını inceleyenler bu yolun kullanıldığını göreceklerdir.

Saussure’ü reddedip Peirce’ü benimseme derdinde değilim.Benim derdim, apısalcılıkla, yapısalcılığın şu ya da bu yaklaşımıyla ilgili olmaktan çok, her dilbilim-göstergebilim disiplininin açtığı ufuklardan, olanaklardan, kazandırdığı kavramlardan yararlanmaya dönüktür. Benim asıl dedim anlamlar dünyasıyla, toplum-dil diyalektiğiyle, dilin diyalektik işleyişiyle ilgilidir

Yine okuyucumun Christopher Caudwell’ın söylediklerini araştırmalarının kendilerine fayda sağlayacağı kanaatindeyim. Bu konuda artacak ve yenilenecek olan bilgimle birlikte bu konuya ekler yapabilirim.


Bekir Kale Ahıskalı
Eylül 2009
Eleştirmen ve Yorumcu Tanımlamaları-10-son

Hiç yorum yok: